Ana Sayfa | English Blog | Seminer TV | Dil Cookie Sil  Blog'u Mail ile takip et!       
Daron Yöndem - Dertli Kerem
bir yazılımcının tasarıları...
 Tuesday, December 29, 2009

Neredeyse bir yıl olmuş Dertli Kerem yazıları yazmayalı. Bu aslında bir aralar kendi kendime "yeter artık konuşma iş yap" dememden kaynaklandı :) Sonrasında sanırım uzun bir süre konuşmayı unutmuşum ve onun yerine 2009 yılında 113 makale ve 44 görsel ders çekmişim. Vay be neredeyse her güne birşey düşecekmiş :) Webiner ve seminerleri de bunlara katarsak sanırım her gün bir şeyler yapmışım :)

Her neyse konumuz "kişisel reklam" değil. Aslında bu yazıda yapmak istediğim 2009 yılı boyunca biriktirdiğim taşları eteklerimden dökmek. Kendime "sus" diye diye tuttuğum bu düşünceleri 2010 yılına taşımak istemiyorum :)

Eldeki malzemenin kalitesi üzerine...

Bir süredir canım sıkılıyor. Her anlamda yüksek seviyeli içerik üretilmiyor / üretemiyoruz. Bu seminerlerimizden tutun yazdığımız makalelere kadar yansıyor. Durumun nedenlerinden biri bu kaliteli içeriği üretecek/tüketecek bilgi birikimine sahip olmamamız. Bilgi paylaşımına harcanan zaman ile "deneyim" kazanmaya harcanan zaman arasındaki dengeyi tutturamamak bir süre sonra elde "deneyim" kalmamasına neden olabiliyor. Ve maalesef bizim sektörümüzde herşey "deneyim" meselesidir. Bilmek yetmez!

Genel resme bakarak "guru" olarak tanımlanmanın nasıl geliştiğine bir göz atalım isterseniz. Şu an öyle veya böyle orada veya burada :) kabul edin veya etmeyin bu yazıyı okuyan çoğu kişi beni "Silveright Guru"su olarak tanımlayacaktır. Peki neden? Çünkü ben bu blogda makeleler yazıyorum ve bildiğimi gösteriyorum fakat acaba gerçekten doğru şeyleri mi biliyorum? Bunu kim tartacak? Yani "Guru" olmanın yolu salt elinizdeki bilgiyi paylaşmak için zaman harcamak mıdır? Yoksa esas Guru tüm gününü SL karşınızda projelerle harcayan kişi midir?

Şimdi düşünelim ki benim hiç SL deneyimim yok. Hiçbir proje yapmamışım başından sonuna kadar! Sadece SL kitapları okumuşum, makaleler okumuşum. Hatta SL öncesinde Flash ve ActionScript deneyimim de yokmuş! Sizce bir guru olabilir miyim? Olmamam gerekir! Ama oluyorum! Hiç hayatımda uygulamadığım şeyleri, kullanmadığım şeyleri belki de hiçbir okuyucumun hayatında karşılaşmayacağı ve uygulamayacağı şeyleri anlatarak! Ulaşılmazı oynuyor ve "Guru" oluyorum!

Tam da bu senaryonun kurbanı olan o kadar çok (özellikle genç) kardeşim var ki sektörde! Guru diye örnek aldıkları kişilerin anlattıklarını benimseyen oysa aslında söz konusu Guru'nun boş bir tenekeden farklı olmadığını anlayamayan gençlere çok üzülüyor ve bu Guru'ları yaratan internete bazen kızmıyor değilim.

Hadi gelin Guru olalım!

Adım 1: Hemen facebook'a gidiyorsunuz ve "50. Ahmet'in Guru olmasını istiyoruz" adında bir grup kuruyorsunuz! Önünüze geleni davet ediyorsunuz ve her davetinizin kabulu ile Guruluk diyarında bir level daha atlıyorsunuz. Sonrasında hemen bir blog açıp iki üç makale koyuyorsunuz ve etrafta gördüğünüz Gurumsu'lara (Bu yeni bir tür Guru türü) mail atarak fikirlerini soruyorsunuz. Oysa daha ortada fikir soracak hiçbir halt yok! Amaç sadece "Bak ben burdayım" demek! Sonra hemen fake bir kitap yazmaya başlıyorsunuz ve twitter/friendfeed'de "50.Ahmet'in Pattern anıları" kitabım yakında çıkacak diye duyuruyorsunuz. Hatta aman unutmayın "Kitabımız için Microsoft'taki ekiplerden destek alıyoruz" diye de belirtin! Ne de olsa kimse o ekiplere gidip soracak değil, yalandan kim ölmüş!

Adım 2: Trendlere uyun! Ve hemen bir open source projeye başlayın! Ouallachi E-Commerce sistemi olarak adlandırdığınız projenizin mimari tasarımını yapmayı unutmayın. Mimari tasarımı solution explorer screenshotları ile paylaşın ki herkes anlasın! UML falan anlamaz bu millet?!? Yoksa Guru mu anlamıyordu? neyse.... Projeye her ülkeden 10 developer alın! Kesinlikle daha az olmasın! Her ülkede bu konudaki Gurumsu'ları bulun ve projenize davet edin. Daveti kabul edip etmemeleri önemli değil siz davet mailini atın kabul etmezlerse de projenin sitesinde yazın adamların adını! Ne yapacak zorla evinize mi gelecek!

Adım 3: Seminerler düzenleyin! Hemen! Seminer boyunca salt geyik yapın ortada yapılmış hiçbirşey olmasın önemli değil. Zaten seminere katılan sayısından çok seminer yaptığınızı duyanların sayısı önemli. Amaç "seminer yapmış" olmak değil mi? Aynen öyle! Atıp tutmayı unutmayın ama öyle bir atın ki kimse ulaşıp da attığınızı kontrol edemesin. Hani örneğin sallayın "SQL Server kodlarını paylaştılar ekibimizle SQL'den canlı video stream ediyoruz" falan gibi okkalı sallayın ki insanların "bunlar sallıyor" deme cesareti de olamasın!

Adım 4: Ha bu arada gençleri de kandırın ve o her ülkeden 10 kişi aldığınız developer ekibi vardı ya her birine "Manager" ile biten ünvanlar verin ki havalı olsun. Eh artık siz de 100 developerlık/managerlık bir ekibi yönetiyor gözüküyorsunuz... Daha ne olsun yeme de yanında yat bu Gurunun!

Adım 5: Silikon vadisinde ofis kurun! Şaka tabi kurmayın ama kurduğunuzu söyleyin. Maliye kaydı bile olmayan bir firma atın ortaya anında sitesini yapın. Araya bir de start-up soksanız süper olur. Şöyle saçma sapan bir fikir bulun bunu paketleyin güzelce. Birkaç dandik TV kanalı bulun hiçbir yerden çekmeyen. Onlara gidip röportaj verin zaten adam arıyorlar. Bu röportajları hemen internette paylaşın. Gazetelere Silikon Vadisindeki ofisinizin adresi ile basın açıklaması yollayın ne de olsa kimsenin adresi kontrol edeceği yok. Bu sürede parasız kalmamak için de bir şirkete girip müşteri temsilcisi falan olarak çalışın ama bunu kimseye söylemeyin karizmanız dağılmasın!

Şimdi diyeceksiniz bu adımların hepsini sen nereden biliyorsun? Son 9 aydır bu adımları adım adım atanları izliyorum! Pazarlamacı zannediyorlar kendilerini yeni teknolojinin nimetlerini doğru kullandıklarını sanıyorlar. Oysa hepsi birer boş fıçı... Daha ilginci ne biliyor musunuz? Onlar aramızdalar!Bu yolda zavallı ne olduğunu anlamayıp havalanan gençleri de görüyorum! Oturup kod yazacaklarına, iş öğreneceklerini kanat çırpıp duruyorlar yanlış rüzgarlarda.... 

Kuru Kuru Guru Guru!

Aslında dinlemek, okumak, öğrenmek! "Vay be! Neler varmış?" demek... Ne kadar hoş değil mi? Kuru kuruya bir Guruyu dinlemek yazdıklarını okumak. Oysa daha biraz önce ben ne dedim? Bir kalitesizlik var etrafta diyorum ey Ahali! Peki ne yapacaksınız buna karşın? Artık bırakın okumayı! Artık bırakın izlemeyi! Artık bırakın dinlemeyi! Artık biraz KOD YAZIN! Proje yapın! Onu okuyan, bunu okuyan ve herşeyi öğrenmeye çalışan fakat bir türlü bir halt beceremeyen bir gençlik doğuyor! Hani derdik ya "İnternet koca derya ne istersen bulur, öğrenirsin..." Yeter artık! Bırakın öğrenmeyi de biraz da iş yapalım! Öğrene öğrene Guru oldunuz zaten! Böyle Guru istemiyoruz...

Guru'nun çilesi üzerine.... (Yiğidi öldür hakkını ver!)

Bir yandan da Guru olmak da kolay değil emin olun. Guruyum diyip tüm yukarıdakilerin tam tersine deneyimlerinizi paylaşmaya ve yukarılardan uçmaya kalkarsınız bu sefer "işe yararlılık" kısmında bir bakarsanız aşağılardasınız. Anlattıklarınız hiç bir halta yaramıyor. Eh hadi dersiniz biraz daha basit şeyler anlatiyim... bu sefer size her Guru denildiğinde kendinizden utanırsınız. Biliyorum birkaç paragraf önce yazdıklarımla çakışıyorum ama her iki tip Guru da var ortalıkta! Anlayacağınız Guru olmak kolay değil veya bazen de çok kolay! Kolaydan olmayan Guruları bulmak gerek.

Mimari tasarım ve işi kitabına göre yapmak...

Şu an bu yazımı okuyup iş hayatında olanlar, bir şirkette çalışan developerlar eminim sırası ile yukarıdan aşağıya anlattığım herşeye ÇOK şaşırmışlardır. Farkındayım! Bahsettiğim dünya sizlere göre biraz farklı bir dünya. Şimdi bu bizim garip dünyamızda bir de "Mimari Tasarım" çılgınlığı / endişesi var. "9.Mehmet Pattern'ini öğrendik ve tüm projemize implemente ettik" diyen canım kardeşimin içindeki "Oh be sonunda işi kitabına uygun yaptım" hissiyatinin ne kadar da yanlış olduğunu bakalım bu paragraflarda anlatabilecek miyim...

Bir yazılımcının hayatında belirli bir dönemi tanımlayan "yahu ben kod yazıyorum da acaba düzgün mü yazıyorum" yıllarına denk gelen guruların etrafta artması sebebi ile kitle olarak yazdığımız kodları bir düzene sokma ihtiyacı hissediyoruz / hissettiriliyoruz. Bu ihtiyaç belirli senaryolarda çok doğru olsa da genel geçer doğrular arayan biz beyinsiz/kendi kararını veremeyen developerlar olarak hemen bir çözüm bulup onu her yerde uygulayabilmek istiyoruz. Ağır gittiğimin farkındayım....

Bugünlerde tasarım desenleri üzerine yazı yazmak çok popüler :) Nitekim bu şekilde verilen mesaj aslında "ben artık kod yazıyorum zaten, önemli olan nasıl yazdığındır" şeklinde bir üst kademeden seslendiğini gösterebilmek (ki durum bu bile değil). Oysa belki de nasıl yazdığın her yerde önemli değildir değil mi? :) Özellikle bir VB'ci olarak ben bunu çok iyi bilirim inanın bana... Her neyse... Yazılım tasarımı kavramlarının kişisel tatmin modunda kullanımına dair tehlikeyi önümüzdeki birkaç yılda atlatacağımızı düşünsem de şimdiden bu konuya ufak bir parmak sokmak istedim suyu bulandırmak adına. Ama siz de popülizme katılmak isterseniz bir sonraki makalenizde aslında basit bir konu olsa da kesin başlığında "Pattern/Desen" kelimelerini kullanın ki "ulu" birşey etkisi yaratsın :)

Daha dündü sanırım :) Çok güzel bir mail aldım. Mailde yazan arkadaş neyi nasıl yaptığının ve doğru yapıp yapmadığının süphesine düştüğünü söylüyordu. Ve özünde bu şüpheye düşmesinin nedeni ise ortalıkta gezen "tasarım desenleri" hikayeleriydi :) Özellikle benim gibi alaylı yazılım geliştiricilerin çok ciddi şekilde içerisine düşebilecekleri çukurlardan biri isimlendirmelerle ilgili. Bundan yıllar önceydi şirkette XMLHttpRequest'i kullanmaya başlamıştık projelerimizde. Sonra "AJAX" majax :) makaleleri internette dolaşmaya başladı. Nedir bu AJAX öğrenmek lazım derken bir baktık ki bildiğimiz ve yıllardır kullandığımız XMLhttprequest işte :D Şimdi aynı hikayeyi çoğu alaylı developer tekrar tasarım desenlerinin ittirilmesi ile yaşıyor. Aslında çoğu hali hazırda kullandıkları şeyler olsa da :) ingilizce isimlerini bilmiyorlar ve bu bilmedikleri şeyi bilmediklerini sanarak kendilerini eksik hissediyorlar! Oysa aslında biliyorlar :) İşte bu fake balona dikkat diyorum!

Tabi buradan "tasarım desenleri yalandır" gibi bir sonuç da çıkmasın :) fakat öyle "ezberlenen" şeyler değildir tasarım desenleri. Yeri geldiğinde kullanılarak öğrenilen şeylerdir bunlar. Ezberlerseniz sonra gülerler adama :) çünkü bu iş anlatarak / dinleyerek / okuyarak olmaz! Ancak yaparak olur! Ya yapın ya da işinize yaramıyorsa sırf karizma olsun diye uğraşmayın bu işlerle :) Salt "vay be" demek için okuyarsanız da Allah iş güç versin diyorum.

Peki 2010'da ben neler yapacağım tüm bu dertlerle?

Hatırlarsanız bir hafta önce sizlerle bir anket paylaştım. Yaklaşık 400 kişi anketi doldurmuş. Dolduran herkese ÇOK teşekkürler. Çok ilginç sonuçlar çıktı ankette ve ben de buna göre hareket etme kararı aldım. Birincisi yazıların seviyelerini yükseltmemi isteyenler var ve şans eseri bu istekte bulunan arkadaşlar İngilizce içerikleri de okuyabildiklerini söylemişler. O nedenle 2010 yılında İngilizce blogumda biraz daha farklı konulara değinip blogun İngilizce kısmını da daha aktif hale getireceğim. Tabiri caiz ise bir üst seviye yazıları İngilizce blogta yazacağım, giriş seviyesini ise Türkçe blogda tutmaya devam edeceğim.

Görsel ders miktarını biraz arttıracağım çünkü çoğunuz görsel derslerin daha yararlı olduğunu söylemişsiniz. Webiner serileri konusunda da güzel geri dönüşler vardı, onları da ayrıca düşünüyorum.

INETA tarafında da planladığımız güzel şeyler var. 2010 başı ile beraber Mobile, SharePoint, Pattern :) gibi konulara değineceğiz. Biliyorum "Pattern" dedim ve çok karizmatik oldu ama benden söylemesi 2010 etkinliklerini kaçırmayın aklınızı alacağım :D INETA PRO Hit'imiz de olacak ve bu sefer daha hardcore girip kimseyi affetmeyeceğiz.

Hepinize iyi yıllar! Seneye görüşmek üzere :) (Bu espri olmadan yıl bitmez :P)

Tuesday, December 29, 2009 5:08:32 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [11]   Dertli Kerem  | 
 Sunday, February 01, 2009

Bloğun son dönemde teknik yazılardan iyice mahrum kaldığının farkındayım. Size söz en kısa vadede bu durumu düzelteceğim ama kendimi tutamıyorum ve bu kısa yazı ile bile olsa Dertli Kerem'in kardeşine bir link vermek istiyorum :)

http://www.oguzyagmur.com/PermaLink,guid,651575ac-3df5-4b39-af91-9fd5e892828a.aspx

Oğuz'un yazdığı yazının altına imzamı atıyorum, umarım bana kızmaz :)

Sunday, February 01, 2009 2:07:50 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [6]   Dertli Kerem  | 
 Monday, December 22, 2008

Yaptığınız işi neden yaptığınızla ilgili duygu ve düşünceleriniz sapıtırsa ortaya SAPIK bir insan olarak çıkarsınız. Sapık kelimesi genelde bize cinsel anlam enjekte etse de aslında sözlük anlamı ile yolundan sapmış herhangi bir şeye sapık demek tamamen uygun bir davranıştır. Peki insanlar nasıl ve neden sapıtırlar?

Microsoft ürünlerini pazarlıyoruz Microsoft bize destek olmuyor!

Bugünlerde bir sitenin yöneticisinden bu tarz bir serzeniş duydum! Sitesi üzerinden bilgi paylaşan hatta seminerler vs yapan bir kişi veya grup diyelim buna. Biliyorsunuz bu gibi konularda yazılar yazarken gerçek hikayeler üzerinden ilerliyorum fakat sizlerin benim gerçek hikayeyi anlatmamdaki amaç dışında hedefleri anlayamamamız için bazı noktaları da saptırıyorum. O nedenle boşa hedef aramayın :) Konuya dönersek.

Sosyal topluluklarda, kişilerde veya sektörde orada burada seminerler verenlerde şöyle bir yanılsama oluyor; "Ben Microsoft ürünlerini anlatıyorum her yerde pazarlamasını yapıyoruz ama Microsoft bize destek olmuyor!" Birincisi, alenen belli olan konu şudur ki arkadaş maddi destek istiyor. İstediği şey sırtının sıvazlanması falan değil. İkinci komik nokta ise kendisine Microsoft tarafından böyle bir görev verilmemesi ile beraber bunu kendince gönüllülük şapkası altında görev olarak edinmiş olan X kişi sonrasında bu göreve bir maddi karşılık bekleme sapkınlığa düşünüyor. Eh hani gönüllüydü?

Gönüllü değilmişsin onu anladık. Senin gönüllü olduğun şey aslında Microsoft'un Pazarlama Departmanı'nda işe girmekmiş! Zaten bu konuda da Microsoft gerçekten gönüllü arıyordu! Microsoft'un kendi pazarlama departmanları zaten var ve işlerini çok da iyi yapıyorlar. Eğer istiyorsanız buyurun gidip iş başvurusu yapın. Bizim üniversitelerde gezecek gönüllü pazarlamacılara ihtiyacımız yok. Bu işi meslek olarak yapanlar zaten bolca var.

Bugün aynı sapkınlığa ben de düşsem emin olun aynı tepkileri benim de vermem gerekir. Eskiden insanların benim Microsoft'tan yaptığım seminerler ve aktiviteler için para aldığımı sandıklarını düşünürdüm. Ki aslında bir dönem bu böyleydi de, herkes para aldığımı sanıyordu. Emin olun hiçbiri için 5 kuruş almıyorum! Kimse de almıyor! Bu işler gönüllü ilerliyor, İŞİNİZE GELİRSE. Hayır cidden anlayamıyorum, bir Microsoft ürünü ile ilgili bir yere gidip "Nasıl kullanıldığını" anlattığınızda, yani bilgi paylaştığınızda bu bir pazarlama aktivitesi oluyor da aynı şey (tamamen atıyorum) Oracle anlatırken neden böyle olmuyor? veya Java anlatırken? Ayrıca neden pazarlama aktivitesi olsun ki? Ben çok net söyleyebilirim ki yeri geliyor MS ürünlerinin kötü yanlarını da seminerlerimde açık ve net dile getiriyorum. Nasıl ve Neden mi? Çünkü ben Microsoft'ta çalışmıyorum. Ben kendi işime geleni yaparım çünkü kimse zaten bana bunu yapmam için para da vermiyor.

Ama en azından biraz destek verseler?

İşte o "biraz"ın miktarı ile ilgili sorunlar oluyor çoğu zaman :) Bazısı için "biraz" destek aktivitenin duyurusunda destek sağlamakken bazısı ise "destek" adı altında neredeyse günlük maaşını bile istemeye kalkıyor. Özellikle INETA Türkiye başkanı olduğum için INETA tarafındaki sosyal topluluklardan bahsettiğimi düşünebilirsiniz, düşünmeyin, o tarafta herhangi bir sorunumuz yok. Sorun genel, hem de çok genel. İnsanlar gönüllü olarak yaptıkları bir işin bir süre sonra "gönüllülük" kelimesinin anlamını yitirecek şekilde "enayilik" biçiminde tanımlayınca sigortalar atıyor. "Abi ben neden anlatayım ki o zaman kimse desteklemiyorsa?" Eee... neden anlattın ki şimdiye kadar? Demek ki bir beklentin varmış!

Kural 1: İyilik yap denize at!

Bu bir şikayet falan değil. Kesinlikle bir gerçek ve çok önemli bir tavsiyedir. İyilik yapacaksanız sakın ve de sakın! denize atmayı unutmayın. Karşılık beklemeyin yoksa üzülürsünüz. Her iyilik en fazla o iyiliği yapan için değerlidir o nedenle hiçbir zaman sizin yaptığınız iyilik ile aynı miktarda karşılık alamayacaksınız. Eğer karşılık beklerseniz enayi konumuna düşersiniz ve bu da sinirinizi bozar. O nedenle bir şey yapıyorsanız kendiniz için yapın. Şimdi bu söylediğim cümleye şaşıracaksınız ama benim üniversitelerde Adobe anlatılmasını sağladığım aktiviteler oldu! Java etkinliklerine destek verdiğim oldu. Bunların sayıları tabi ki .NET konusundakiler kadar çok değil. .NET konusunda bir görevim var INETA tarafında. Fakat bugüne kadar hiçbir zaman X kurumdur diye bir etkinliğe yardım etmemek veya köstek olmak gibi bir niyetim olmadı. Bunları tabi ki blogumdan duyurmadım :) çünkü etkinliklerin sahibi ben değildim ve ayrıca isteseniz de istemeniz de hepiniz benim blogumu okurken bir Microsoft MVP'si ve INETA Türkiye Başkanı kimliği ile okuyorsunuz. Benim de bu kimlikleri olabildiğince zedelemeyecek şekilde bir içerik üretmem gerekir. Bu apayrı bir konu, ileride başka bir yazıda dertleşiriz bu konuda da....

Kural 2: Açık ve net olun!

Öyle üstü kapaklı işleri sevmem. Bir şeyle ilgili ne düşünüyorsanız uygun yerde dile getirin. Hatırlayanlarınız olacaktır geçenlerde Pardus ile ilgili bir yazı yazdım :) Bana küfür edenlerden tutun beni bir satır bile kod yazamayan ahmak olarak adlandıranlara kadar bir sürü insan çıktı ortaya. Hatta bazıları kendi bloglarında beni taşa tutup zekice linkini yorum olarak benim bloga göndermeye bile kalktı trafik almak için :) Hatta beni taşa tutmak için blog açanlar oldu :D

Aldığım bir maili çok iyi hatırlıyorum. "Her şey bir yana medeni cesaretinizi kutlarım" şeklinde bir maildi. Yazmaktan çekinmeyin, yazdıklarınızın sorumluluğunu yüklenmek şartı ile çekinmeden her şeyi yazabilirsiniz. Özellikle kişisel yorum yazılarında kimse her şeyi bilemez. Ben o söz konusu Pardus yazısına gelen yorumlardan çok şey öğrendim. İyi ki yazmışım. Siz de yazın ama samimi olun!

Geldiler reklam yapıp slayt gösterim gittiler!

İşte bu arkadaşlar pazarlamacı arkadaşlar. Onları da çok seviyoruz ve onların da bu işi yapmak zorunda olduğunu, yaptıkları işi bizim kadar sevdiklerini anlıyoruz. Gönüllü pazarlamacı diye bir mantık olmaz ama pazarlamacılar vardır ve hatta bazen siz de olmak zorunda kalırsınız. Genelde üniversitelerden aldığım yorumların çoğunda "X Eğitim firmasından seminere geldiler hocam slayt gösterip gittiler" şeklinde oluyor. Maalesef durum genelde böyle ve böyle de olmak zorunda gibi gözüküyor. Birincisi gelen kişi ne kadar teknik olsa da oraya gelme nedeni ve kimliği belli. Eğitim firması adına geliyor, gönderiliyor! Bu onun maaş aldığı görevinin bir parçası ve yapması gereken şey de çalıştığı kuruma pazar kazandıracak şekilde seminerden olabildiğince çok kendi çalıştığı kurum için öğrenci üretmek, reklam yapmak. Ben bu sistemi onaylamıyorum ve kendi eğitim şirketim olsa farklı yapardım. Ama belki de şirketi batırırdım :) Sonuçta o işi ticari olarak yapmıyorum o nedenle atıp tutmak da saçma. Sadece bu durumun neden böyle olduğunu ve neden doğal algılanması gerektiğini açıklamak istedim. Bir eğitim firmasından üniversitenize gelen "eğitim firması kimliği" ile gelen birinin maaşı ile görevli bir kişi olduğunu hatırlamanızda fayda var. Böylece çok yıkıcı eleştirileri engellemiş oluruz.

Bir soru: Daron nasıl para kazanıyor?

Geçenlerde tanıdığım bir firmaya yeni girmiş olan bir arkadaşım bana "Firmada herkes seni tanıyor sektörden ama senin nasıl para kazandığını anlamıyorlar" şeklinde bir yorumda bulundu :) Bu yorum en azından benim seminerlerden vs para almadığımla ilgili doğru bilginin etrafa yayıldığının da bir kanıtı olduğu için sevindim. Fakat bu gibi bir soru varsa aslında hızlı bir cevap da verebilirim.

Bilmeyenler için özellikle dile getiriyim www.deveload.com şirketinin sahibiyim. Koca bir holding falan değil :) Güzel işler yaptığımız bir yazılım şirketi. Ağırlıklı uzmanlık alanı içerik yönetim sistemi, son zamanlarda tabi ki SL ve WPF uygulamaları da bolca var. Herhangi bir ürünümüz yok genelde söküğü olan müşterileri dikiş yapıyoruz veya 100KG üstüne özel sipariş kıyafetler vs :) Yaptığımız ticari işleri genelde blogdan paylaşmıyorum çünkü sizler için bir anlam ifade etmiyor :) Yani bizim ASP.NET ile bıdı bıdı sitesi yaptığımızı buraya yazsam ne olacak? Bana anlamsız geliyor. Ha bazı şeyleri de yazıyorum, anlatıyorum. Güzel bir Silverlight uygulaması yapmışsak bunu size duyuruyorum. Sizlerin de incelemesi ve SL ile neler yapılabiliri görebilmeniz adına faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Aslında bir süredir bazı projelerle ilgili, özellikle danışmanlık verdiğim yerlerle ilgili bloga içerik üretmek istiyorum fakat zamansızlık tekrardan peşimi bırakmıyor.

Özetle :) Daron kendi parasını kendisi kazanıyor merak etmeyin :) beni düşünenler için çok teşekkürler. Bundan 5 yıl önce de seminer vermeden para kazanıyordum, hatta daha fazla kazanıyordum :D Şu an zamanımı böldüğüm için doğal olarak daha az kazanıyorum ama şimdilik ferrari ile gezmek veya yatımda güneşlenmek gibi bir niyetim yok. O nedenle ortada bir sorun da yok. İskenderimi yiyebildiğim sürece hayat güzel ;)

Hepiniz kalın sağlıcakla...

Monday, December 22, 2008 2:43:29 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [16]   Dertli Kerem  | 
 Friday, November 21, 2008

Ahh ahh :) Pireler berber iken ben demiştim ki "Dünyada hiçbir kurum istemci tarafında Linux'e kurumsal destek vermiyor". Herkes istemci tarafından ayağı çekti fakat gel gelelim canım ülkemde yine işler dünyanın tersine işliyor. "Amerika'yı tekrar keşfetmeyi" mastürbasyon kıvamında çok seviyoruz! Daha derin yorumlara girmeyeceğim ama birkaç sözüm var :)

Geçenlerde kişisel olarak katılmasam da katılan arkadaşlardan Ankara'daki Bilişim'08 etkinliği ile ilgili haberler aldım. Ben neden mi katılmadım? Teknik olmayan aktivitelere olabildiğince katılmıyorum. Nitekim Allah'ın işine bakın ki aynı saatlerde ben de Ankara'da başka non-technic aktivitelere katılmak zorunda kaldım! Her neyse, sonuçta tahmin ettiğim gibi teknik bir insan bakış açısı ile bana iletilene göre "geyik" geçmiş aktivite. Tahminlerim doğru çıkmış.

Peki ben neden bu yazıya başladım? :) Şimdi efendim; Pardus ekibi Bilişim'08'de yeni bir program duyurdu. Pardus Göç Ortağı programı adı altında şu an için iki ortak bulmuşlar kurumlara destek verebilecek. (evet doğrudur, İKİ) Yine yıllardır diyorum :) Pardus ekibinin amacı "İşletim sistemimiz tüm Kamu'da kullanılsın. Eh kim destek verecek? Tabi ki biz!" :) Amacım kimseyi zan altında bırakmak değil fakat kendi ekosistemlerini yaratmaya çalıştıkları ortada ve bu durum çok doğal. Fakat nedense bana Microsoft'un yıllar önceki politikalarını hatırlattı :) Yakında "Pardus Altın Göç Ortağı" logoları falan görürseniz şaşırmayın. Aklın yolu birdir ama bazı akıllar geriden takip ediyor.

"Artık göç etme zamanı geldi" diyorlar :) Ben de diyorum ki "Göçebe hayatından yerleşik yaşama geçeli uzun zaman oluyor, uyanın!" :) Biz tarlaları ektik, ekinleri aldık ne göçü kardeşim? Ha tabi ki değişiklikten korkar bir yapım yok ve kesinlikle yeri geldiğinde göç edebilmek de bir cesarettir ve gerekir. Ama çakma işletim sistemleriyle değil!

Bir gün herkesin kendi mutant Linux'u olacak böyle giderse.
Bir gün herkesin kendi mutant Linux'u olacak böyle giderse.

Ağır gittiğimin farkındayım ama gelin dürüst olalım. Bugün Linux kullanacak olsam gider Ubuntu kullanırım, kedigillerle işim olmaz. Bu yolda harcanan emeğe de zamana da cidden yazık. Farklıyız marklıyız derken bir baktım ki Pardus ekibi de "ön yüklü sistemler" satma yolunda adımlar atmış. Hani kızıyorlardı ya neden Windows yüklü geliyor parasını ödüyoruz diye :) (Ki oradaki para normal lisanstan çook azdır ve kurumsal teknik destek masrafları azaldığı için onu tercih ederler) Şimdi Pardus yüklü gelecek beleşe! Teknik destek gerekirse buyurun "Göç Ortağı" yardım etsin. O da mı beleşe? Tabi ki hayır. İşletim sistemini verdiler artık teknik desteğe de ödeyelim değil mi? Valla ben işletim sistemine ödemekte de sorun görmüyorum, üzerine de ücretsiz destek alıyorum ;) daha pratik gibi ama tercih meselesi tabi.

Sonra... Sertifikalı Pardus eğitim merkezleri açıyorlarmış. :) Neden bu hareketler bana tanıdık geliyor? PDE :) Pardus Destek Elemenı! Orada burada duyarsanız şaşırmayın Pardus tarafı da sertifikasyona el atıyor. 

Şimdi arkadaşlar bir tarafta Microsoft'un ürünleri ile Microsoft'un ürünleri üzerine ürün geliştirip tekrar Microsoft'a satan firmalar varken ülkemizde! Bir tarafta da açık kaynak kodlu bir işletim sistemini alıp makyajlayıp ekosistem oluşturup fayda sağlayacağını düşünenler var. Benim aklım ermiyor. Yapacaksak oturalım adam gibi kendi işletim sistemimizi yazalım yok makyöz olacaksak ben yokum.

Çıkmışlar Pardus için "Ulusal Bağımsızlık" diyorlar. Eğer siz dış ticareti bağımlılık olarak görüyorsanız (MS'den lisans satın almak) cidden işimiz var. Ha dış ticaret yapamayız biz aldığımız sattığımızı hep geçer içeride en azından rezil bir şey üretip onla idare edelim diyorsanız yine işimiz var. Güvenlik diyorsunuz, devletlere kodlar açılıyor diyoruz ayrıca dünyada en hızlı güvenlik açığı kapatan firma MS! Pardus kamuda kullanılsın, insanlar bir saldırsın bakalım çıkacak güvenlik açıklarını ne kadar hızlı kapatabileceksiniz. Güvenlik açığı çıkmaz derseniz "Programcı değilsiniz" derim. Tasarruf diyorsunuz ben de size "Bırakın harcadığınızı hesaplamayı kazandığınızı hesaplayın" diyorum! Yoksa sürekli ufalırsınız! "Yerel bilgi birikimi" diyorlar... Ben yurt dışına gidip Silverlight ve Expression Studio eğitimleri verdim! Ben ofiste mi ürettim Silverlight'ı? Bunların arkasına sığınmayın, cidden yazık.

Bu Parduscular yüzünden penguen düşmanı oldum ya...

Kalın sağlıcakla...

Friday, November 21, 2008 3:49:03 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [75]   Dertli Kerem  | 
 Monday, October 27, 2008

Web ortamında herhangi bir şeyin yayınını yapanlar arasında ilginç bir sidik yarışı var :) Yok efendim senin siten alexa.com'da kaçıncı sırada, yok Google PageRank'in bilmem kaç... Bu muhabbetlerin "Benim babamın arabası 240 basıyor ya seninki?" den bir farkı varsa lütfen dürtün beni:)

Peki diyeceksiniz ki senin derdin ne şimdi? :) Bundan birkaç ay önce birilerinin bariz gazına gelerek :) blograzzi.com'a üye oldum ve blogumu oraya ekledim. Aslında o noktada gaza gelmekten öte düşündüğüm şey "Belki blogumdan haberdar olmayan ve faydalanabilecek birileri varsa onlar da bu vesile ile haberdar olur ve faydalanır" şeklindeydi. Bugün blog istatistiklerime baktığımda pek öyle bir etki göremiyorum, tabi arada sadece 5-6 kişi kazandıysam bilemeyeceğim, o da çok yeterli bir rakam aslında. Her neyse, blograzzi'ye göre Türkiye'nin en çok ziyaret edilen ilk 20 blogunda benimki de var.

Hooop! Bir dur bakalım!

Son paragraftaki cümlem tamamen kolpadır :) Neden mi? Evet doğrudur, ilk 20'de benim blogum da var ama hangi ilk 20? Türkiyenin? Yoo alakası yok. Benim blogum blograzziye üye değilken ben Türkiye'de değil miydim? Değinmeye çalıştığım nokta ilk 20'ye girenlerin kendilerini Türkiye'nin XXX'i zannederken aslında sadece kendi hayali blograzzi üyeleri dünyasında ilk 20'de oldukları. Bu arada blograzzi ile alıp veremediğim bir şey yok, anlamadığım şey insanların gereksiz gazları ve sidik yarışları. Tabi bir de üzerine bunlardan habersiz reklamcılar, pazarlama (uzmanları).

Alexa.com mu?

Hayatımda karşılaştığım en "kolpa" ve bir o kadar ciddiye alınan sitelerden biri de alexa! Dediklerine göre Alexa ranklerine göre sitelere reklam veren kurumlar bile var! Bu insanların cidden IT'den haberleri yok, işte canım ülkemde IT işini non-IT marketingciler yaparsa böyle olur. Birincisi Alexa'nın istatistiklerini topladığı en önemli öğe kendi Toolbar'ıdır ve bu Toolbar bugünün en popüler işletim sistemi Vista'da çalışmamaktadır :) Yani Alexa beni adam yerine koymuyor! Hatta son bir yıldır yeni laptop alıp beraberinde gelen işletim sistemini kullanan kimseyi kayda aldığı falan yok Alexa'nın! Eeee peki o zaman bana ne Alexa'nın fikrinden! Bu arada isteyenler nette bir aratsın Alexa Booster diye Proxy üzerinden pingler atarak Alexa Rank'inizi yükseltir, denenmiş, test edilmiş, onaylanmış hatta bu hizmet 6 yıl önce şirket tarafında bir müşterimize satılmıştır :) Geçmişler olsun!

Technorati mi?

Kaç kişi sizin blogunuza link vermiş? Kaç tane vermiş? Aslında bu soruların cevapları sitenizin popülerliliği ile ilgili çok ciddi ipuçları verebilir fakat biz Türk'üz! :) Link satış piyasası var! Bu Google PageRank için de geçerli. Beyaz fon üzerine beyaz yazı ile linkler konuyor sitelere :) (Herhalde CSS'de display:none kodunu bilmiyorlar) hadi onu bırakın ufacık yazı içi linkler konuyor para karşılığı! Böylece benim bloguma daha fazla link var benimki daha çok okunuyor! Hay Allah'ım ya! Cidden işimiz gücümüz yok bu mudur yani?

Peki neden?

Özellikle şu son katıldığım Google seminerleri sonrasında bu olayları daha net anlama şansım oldu. İnsanlar içerik paylaşmak veya faydalı olmak derdinde değiller. Sadece para kazanmaya çalışıyorlar. O nedenle her ne daha çok okunur ise onu yazıyorlar, her ne daha çok seyredilir ise onu gösteriyorlar ve reklam taktikleri ile internette reklam yayınlayan kurumları sömürüyorlar. Kurunun yanında yaşı da yaktığımın farkındayım. Tüm bunları neden yazdım? Dün biri bana "hocam sen Dertli Kerem yazılarını arttırsan senin blog daha çok okunur, teknik yazıları kimse anlamıyor" dedi :) Tabi arkadaşımı anlıyorum "İnsan kendisi neyse karşısındakini de öyle sanırmış!". Maalesef arkadaş kendisi anlamadığı için herkes anlamıyor sanıyor ama ben bana gelen maillerden kiminle muattap olduğumu çok iyi biliyorum! İkincisi; biliyorum, teknik olmayan yazılarım (Örn:Dertli Kerem serisi) daha çok yorum alıyor çünkü bunlar üzerine daha çok konuşulabilir konular! SQL'den veri çekmeyi anlattığımda eğer konuyu anladıysanız üzerine ne yorum yapabilirsiniz ki? "Hocam valla helal olsun böyle SELECT çekenini görmedim!" falan mı yazacak insanlar?

Arkadaşlar benim olayım belli, ilgilendiğim şeylerle ilgili bildiklerimi paylaşırım elimden geldiğince. En paylaşılmayanı paylaşıp katma değeri yüksek tutmaya çalışırım. Keyif almadığım işi salt sizin hoşunuza gidecek diye yapmam, üzgünüm! Bir keyif alınacaksa hep beraber alırız, tadından yenmez! Öyle milyonlarca kişi girsin yazılarımı okusun derdim de yok, bilen bilir, okuyan okur, kalan sahalar bizimdir! Alakasız tipi de sevmem, istemem! Sinirlendirmeyin adamı! :) Offf :D Dertli Kerem oldum sonunda valla...

Hepiniz kalın sağlıcakla...

Monday, October 27, 2008 12:34:52 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [12]   Dertli Kerem  | 
 Wednesday, October 22, 2008

Bugün neredeydim bilin bakalım? Google Internet Reklamcılığı seminerlerine gittim. Reklamcılık ile herhangi bir alakam yok fakat etraftan hep duyarım saçma sapan sitelerin ayda yüzlerce dolar kazandığı yolundaki dedikoduları ve tüm bunlar "SEO Optimizasyonu" şapkasına mal edilir sürekli. Haksızlar diyemem ama iki meta tagı ile yüzlerce dolar kazanma yalanına kanacak da değilim. Neyse, sonuçta nedir bu işin aslı, bakalım neler anlatacaklar diyerek gittim.

Bu ülkede etkinlik düzenlemesini bilen ajans yok mu?

Bugüne kadar onlarca Microsoft lansmanı, sunumu, konferansına katıldım. Hepsinde de eleştirdiğim noktalar oldu. Ama söz! bundan sonra Microsoft Türkiye'nin hiçbir aktivitesini eleştirmeyeceğim! Daha kötüsü varmış. Google Türkiye'nin Ritz Carlton'daki seminerleri için sitesinden kayıt olmanız gerekiyor demişlerdi, oysa gerekmiyormuş. Girişte kimse ne adımı ne soyadımı ne de başka bir şey sordu. Kartvizitimi aldılar ve kontrol bile etmediler. Yaka kartı vereceğiz dediler ve üzerinde büyük bir komedi patladı. Yaka kartı yerine üzerinde Google logosu olan sticker'lara keçeli kalemle girenlerin isimlerini kapıda bir yetkili duvarda yazdı!

  • Neden stickerlara isimler duvarda yazılıyor? masa yok mu? Ayarlayamadınız mı?
  • Neden sticker? Boyun askısı üretmeye değmez miydi?
  • Neden sadece katılımcıların isimleri yazıldı? Tamam tüm salonda bir Daron vardı ama birçok Mehmet vardı!

Bu ve bu gibi birçok şeye ÇOK şaşırdım. Aslında sonradan şaşırdığıma da şaşırdım :) Oysa uluslararası şirketlerin Türkiye ayaklarının çoğu zaman Uluslararası kurum kültür ve kalitesini yansıtamadığı gerçeğini çok gördüm.

Bitmedi başka yorumlarım da var organizasyonla ilgili; öğlen yemek verildi. Yemek güzel bir Ritz Carlton poşetinde dağıtıldı fakat katılımcılara yetmedi :) Her neyse bu detayı geçelim de o poşetin içindekileri kim planladı onu merak ediyorum ben.

  • Sandviç (Hoştur, gider)
  • Kola (Süper!)
  • Kek (Tatlı niyetine, bu da güzel)
  • Cips (Eh hadi google rahatlığı diyelim)
  • Domates / Peynir / Ceviz (Hönk! Ne alaka?)
  • Muz / Elma (İşte bu noktada koptum ben)

Şimdi bu nasıl bir yemek menüsüdür? Domates, peynir, ceviz, muz, cips, elma! Stok fazlası mallar mı toplandı yoksa menüyü bakkal amcada kalan mallara göre falan mı hazırladılar? Acaba Ritz Carlton'un böyle bir menüsü var mı? Yani kimse "dur kardeşim ne domates peyniri, sandviç veriyoruz ya!" demedi mi? Her şeye kıl olur bir durumum yok emin olun çok pozitif gittim ve negatif de çıkmadım ama bunun gibi şaşırdığım çok şey oldu. 500 kişilik salında 4 tane kafam kadar su şişesi tarzında aletle su ihtiyacını giderme konusuna değinmiyorum bile.

Şimdi bazılarınız diyeceksiniz "INETA Summer Hit!"de su yoktu :) Biz derneğiz! suya ihtiyacımız var :D Ben ticari kuruluşların aktiviteleri ile karşılaştırıyorum.

Elazığ tatilimde çektiğim bir foto, Google Elazığ şubesi olsa gerek :P
Elazığ tatilimde çektiğim bir foto, Google Elazığ şubesi olsa gerek :P

Gelelim içeriğe...

İçerikte sapıtma her aktivitede olur. Google'ınkinde de oldu. İlk 4 oturuma katıldım ve tamamen geyikti. Söylenene göre öğleden sonra toparlamışlar kaliteyi, umarım öyle olmuştur ben çoktan kaçmıştım. İçerikle ilgili en önemli sorun "verilmemesi gereken" bazı bilgilerin verilmesiydi. Örneğin XXXX Google Bıdı bıdı logosunu sitenizde kullanabilmeniz için 100.000$ AdWords satışı yapmanız gerektiği :) Doğal olarak bu o an için gereksiz olan bilgi bir anda insanlarda "eh çıkalım biz o zaman buradan" tepkisi yarattı. Pazarlamacı değilim de gördüğüm kadarıyla bu gibi bilgiler gerekmedikçe 500 kişilik salonlarda söylenmiyor :)

Genel yorumum o salondan birilerinin "yok abi artık google kullanmam ben ya" şeklinde çıktığı yönünde. Hatta bu bir yorum değil gerçek ama aynı şey ile Microsoft Türkiye organizasyonlarında da çokça karşılaştım. "Herkesi mutlu etmeye çalışmak" hatasına düşmemek gerek ama sanki birkaç ufak ayarla bu aktivitelerin başarısı daha arttırılabilir gibime geliyor.

İçerikle ilgili takıldığım diğer noktalardan biri de seminerde bir yenilik olarak custom search hödö hödönün anlatılmasıydı. Artık bir siteye yerleştirilen google arama motorunun istenilen diğer siteleri de arayabileceği, bu sitelerin listesinin de özelleştirilebileceği söylendi. Aklıma bir buçuk yıl önce yazdığım bir makale geldi. Hatta aynı makale bir de Google logosu dışında arama motoru sisteminin tamamen özelleştirilebileceğini söylediklerinde aklıma geldi :) Live.Com'da her ikisi de yıllardır yapılıyor hatta isterseniz Live.Com logosu vs kullanmadan da ilerleyebiliyorsunuz. Ah ahh...

Daha ilginci Google Maps'in açık kaynak kodlu olduğu söylendi! Nesi açık kaynak ben onu anlamadım? JavaScript ve DHTML kodları mı? Zaten onları nasıl kapatacaksınız ki? Yoksa sunucu tarafındaki yazılımı mı açık kaynak? Yani biz Google Maps'in sunucu tarafındaki altyapısının kodunu inceleyebiliyor muyuz? Yoksa istemcideki "istemci yazılımını" kast ederek bizi "Google Maps açık kaynak kodludur" şeklinde keklemeye mi çalıştılar çok net anlayamadım :) Bilgisi olan varsa yorum yazarak beni düzeltsin lütfen.

Bir de aktiviteye katılanlar hatırlayacaktır bir sunumda slayt içerisinde video vardı ve oynamadı :) Sunumu Powerpoint ile hazırlar ama Windows değil de anti-MS Mac'te göstereyim diye linkli video dosyasını taşımayı unutursanız böyle olur. Dikkat etmek gerek bu gibi konulara. Tabi slaytların tasarım rezaletine ve 10 punto 80 sayfa yazı içeren slaytları hazırlayanların nasıl olup da konuşmacı olarak yüzlerce kişinin karşısına en ufak bir sunum eğitimi almadan çıkarıldığına hiç değinmeyeceğim. Ama yine diyorum ben öğleden sonra yoktum en son Hatice adında bir bayanın sunumunu izledim (yemekten sonraki son sunum) ki kendisi kaliteyi yükseltmiş olmasa herhalde bu yazım daha ağır olurdu.

MS TR etkinliklerindeki eleştirilerime duacıyım artık. En fazla konuşmacıların hitap becerisi veya bilgi birikimini eleştiriyordum, burada neler neler çıktı karşıma.

Sonuç

Optimizasyon vs geyiktir, esas para kullanıcıları kandırmakta :) Reklam olduğunu anlamayıp bolca tıklasınlar yeter ;) Eh bunu nasıl sağlayacağınız da meslek sırrı optimizasyonlar sınıfına giriyor. Tamam tamam kabul ediyorum bir sitenin teknik olarak da aranabilir olması gerek ama esas haksız rekabet diğer alanda yürüyor.

Sevgiler...

Wednesday, October 22, 2008 7:16:25 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [29]   Dertli Kerem  | 
 Thursday, October 16, 2008

Şu FaceBook'dan vaz geçemedik gitti bir türlü. Bir çılgınlık aldı başını gidiyor. Bir PostBack ile 100 event invitation gönderme sınırı olup son 40 denememim hiçbirinde bunu beceremeyecek kadar zayıf altyapısı ile her gün beni daha da şaşırtan böyle bir programcılık rezaleti hala dimdik ayakta. Ben de tabi bu çılgınlıktan payımı aldım.

İlk olarak birileri nasıl olduysa beni evlendirmeye karar verdi ve sonrasında "Daron Yöndem'le Evlenmek/Evlenmesini İsteyenler" grubu kuruldu. Utanmadan :) beni de gruba davet ettiler! Tabi ki kabul etmedim. Birincisi grubun adı yanlış :) kimin evlenmek isteyip kimin evlenmemi istediği belli değil, ikincisi grubun üyelerinin %99'u ERKEK! İmdat!

Sonra da bana amigo muamelesi yapmaya çalıştığını tahmin ettiğim "Daron Yöndem buraya yumruk havaya" grubu açıldı.

Daha mı? Daron Yöndem Fan Club açtılar! Sonra da beni FaceBook'da Celebrity olarak tanımladılar!

Şimdi bana LinkedIn ve FriendFeed gibi yerlerden davetiyeler atanlara sesleniyorum :) Oralara da geleyim şebeğe çevirin dimi adamı? Zaten hala neden benim avatarımın yanında hep "Kilo Verme Hapları"nın reklamları çıkıyor anlamış değilim! Nedir bu arkadaşım ya! :)

Thursday, October 16, 2008 7:19:27 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [16]   Dertli Kerem  | 
 Monday, October 13, 2008

Bir CEBIT daha geldi geçti, veya sadece bir FUAR daha geldi geçti. Ben de TBD'nin katkılarıyla CEBIT'te minik de olsa yer aldım. Bazen soranlar oldu "Hocam fuara gelelim mi?" Ben de cevapladım "Valla ben TBD'de oturumum olmasa gitmeyecektim, siz bilirsiniz" Peki neden? Buyurun sizi "Daron'un Fuar Eleştirileri Tarihi" sergisine davet ediyorum.

Yıl 2003, Yer: Bilişim Haritası Dergisi Sayfa 1

Bilişim Haritası Editör Yazısı

Yukarıda bundan beş yıl önce editörü olduğum ve Bilişim Fuarı'nda katılımcılara dağıtılan bir derginin ilk sayfasını görüyorsunuz. Gelin yolculuğumuza devam edelim.

Yıl: 2007, Yer: Daron Yöndem Blog

Blogumdan bir haykırış!

ve şimdi?

Görüyorum ki yavaş yavaş herkes bu iğrenç gidişatın farkına varmış. Geçenlerde FaceBook üzerinde birinin status yazısında "CEBIT balonuna ben yokum" şeklinde bir cümle görmüştüm. Merak etmeyin balonların işlevsiz olduğu gibi bir iddiam yok ama eğer benim CEBIT fuarını gezmem yaklaşık 12 dakika sürüyorsa ve girişte ödenen 20 YTL'den yola çıkarsak dakika başına 1YTL'den daha fazla ödeme yaparak giriyorsam :) ortada bir sorun var. (Parasında değilim, maksat metafor olsun)

Bu sorun ya benim kişisel sorunum ya de fuarın genel bir sorunu var. Geçen beş yıla bakarsak sanki benim kişisel sorunummuş gibi dursa da artık anlaşılıyor ki bu sorunun benle bir alakası yok :) sorun fuarın sorunu.

Gönül der ki : "Nerede Hannover CEBIT! nerede..."   

Kocaman CEBIT fuarını gezdim ve görmediğim, duymadığım, bilmediğim bir teknoloji ile karşılaşmadım! Açık ve net bir şekilde yine CEBIT panayırını / pazarını gezdim ve çıktım. Bu çerçevede CEBIT'te beni dinleyenlere, dinlemeye gelenlere özellikle teşekkür ediyorum. Siz olmasanız ben de gitmeyecektim :)

Kalın sağlıcakla...

Monday, October 13, 2008 3:22:51 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [14]   Dertli Kerem  | 
 Saturday, September 06, 2008

Herkes girişsin de bu kodu kim yazacak?

Millet olarak her şeyi abartıyor muyuz anlayamıyorum. Aslında ben de kişisel olarak yaptığım her şeyi abartan ve uç noktalara gitmesini seven bir adamım ama ortada ayrı bir çarpıklık var. "Girişimcilik" üzerine seminerler yapıldı, yapılıyor. Daha geçenlerde INETA Summer Hit'de bile girişimcilik ile ilgili mekanist.net'ten Ali Servet Eyüpoğlu panelde konuğumuz oldu. Ali Servet'in hatırlatmak istediğim bir sözü var; "Ben teknik bir adam değilim" dedi, ki kendisi yanlış hatırlamıyorsam Mühendislik mezunu. Şimdi bu noktada bir hata yok, kaç kişi mezun olduğu dalda uzmanlaşıyor veya çalışabiliyor? ama Ali Servet ne olduğunun farkında!

Tüm bu girişimcilik senaryoları içerisinde bir anda bir "gazlamadır" gidiyor! "Pazarlamacılık" gazlamaları sonrasında sanırım yeni trend de "girişimcilik" gazlamaları olmaya başladı. Yeni "girişimciler" yaratmak için sermayenin nasıl bulunabileceğine kadar ilginç bilgiler internette dolaşıyor ve yavaş yavaş çok daha ilginç bir yazılımcı profili ortaya çıkıyor.

"Abi biz şimdi yazılım yapıyoruz, ama satacak adam yok. O zaman ilginç bir fikir bulup onu kodlayalım. Hem sermayedar da bulunuyor artık alırız 10.000$ ohhhh. Proje tutarsa ne ala, tutmazsa 10.000$'a iş yapmış oluruz işte"

Uzun uzun olayı anlatmaktansa yukarıda sözleri söyleyen suni bir yazılımcı kimliği yaratarak aslında gittiğimiz noktayı göstermeye çalıştım. Bu gidişat iyi midir? Kötü müdür? Çok tartışılır. Yurt dışından gelen bir miktar sermayeye bu çapta yaslanıyor olmak doğru mudur bilemem, konunun uzmanı değilim. Fakat nedense yukarıda bakış açışı benim canımı acıtıyor. Niyet iyi değil.

100.000$ lık siteyiz artık!

Papucumun yarısı :) bir site yapıyorlar sonra bunun %1'ini 1000'a birine satıyorlar :) Aslında adamlar 1000$ destek veriyor "Ya tutarsa" mantığı ile %1'i alıyor. Peki neden %1? Böylece genel anlamı ile site 100.000$ etmiş oluyor :) Peki geri kalanı 99.000$'a satın alan var mı? Yoooo :) Ekonomiden anlamam, yine diyorum uzmanlık alanım değil :) Ama ben bu hesabın algoritmasını çıkartıp kodlayamıyorum, demek ki bir gariplik var. Bu arada ilgilenen deli varsa benim blogun da 1000'e 1'i satılıktır :) milyon dolarlık blog olsun, ne işimize yarayacaksa...

Sinirleniyorum... Geriliyorum...

Geçenlerde bir etkinlikte reklam ile karışık bir oturum yapıldı. Oturumun başında X yazılım firması kendilerini tanıtırken A, B, C ve D adında kurumlara iş yaptıklarından bahsetti. Bu kurumlar kabaca evinizde etrafınıza baktığınızda aklınıza gelebilecek markalar. Yani hepsi de çok büyük firmalar. Oturumu sunan arkadaşın böyle bir kurumda çalışabileceğini öngörmesem de "Eh güzel" diyerek "Demek ki iyi işler yapıyorlar, bu firmalarla çalıştıklarına göre" dedim.

Sonrasında sunumun rezaletinden hiç bahsetmeyeceğim. Hatta sunuma uyuz olan birileri sonradan sunumda tanıtılan siteyi hacklemiş sanırım :) nette dedikoduları geziyordu. Her neyse, biz konumuza dönelim.

Sunumun sonunda birileri "Neden böyle bir proje yaptınız" gibi bir soru sordu. Gelen cevap şuydu;

"Biz bir yazılım şirketiyiz fakat sektörde yazılım şirketlerine kötü gözle bakılıyor. O nedenle kendi projemizi geliştirip kendimiz ilerlemek istedik"

Şimdi ilk önce bir hatırlatiyim, bu sözü söyleyen arkadaş A, B, C ve D büyük markalarına iş yapan bir kurumdandı :) Peki ne oldu? Yukarıdaki cümlenin Türkçesi aşağıdaki gibi:

"Biz A, B, C ve D gibi kurumlarla iş yaptığımızı söylüyoruz ama düzgün iş yapamadık ve adamlar bize kötü gözle bakmaya başladı. Baktık iş yapamıyoruz ama bir şeyler de biliyoruz. Eh dedik o zaman kendi projemizi yapalım da bari böyle para kazanırız."

Yazık! Yanlış anlaşılmasın yazık olan X kurumu değil. Onlar kendilerine bir başarısızlık sonrası farklı bir yol çizmişler. Yolları açık olsun. Ama sen bir etkinlikte onlarca kişinin izlediği bir oturumda çıkıp da "Yazılım firmalarına kötü gözle bakılıyor Türkiye'de" gibi bir genelleme yapma! Bu kiloyla gelir otururum üzerine adamın! :D

Şaka bir yana, uzun zamandır böyle sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Allahtan oturumun sonunda Soru-Cevap falan yapmadılar yoksa suyu sabunu almış elemanı yıkamaya hazırdım.

Baba gel beraber yapalım!

"Girişimcilik" aslında ciddi anlamda teknik yazılımcının düşmanı olduğu kadar "Girişimciler" de bazen düşman olabiliyor. Teknik anlamda bir şeyler yapabilen bir yazılımcı ile sermayesi olmayan fake girişimcinin diyalogu her zaman "Baba şöyle bir şey yapsak beraber valla 6 ay sonra para makinası satın almamız gerekir" muhabbeti ile başlar ve genelde bu adamlar çok tatlı ve iyi konuşurlar (dikkat!). Aslında girişimcinin emek harcayacağı pek bir şey yoktur :) o girişecek ve belki sonrasında işin ticari işleyiş yükünü kaldıracak fakat projenin tüm riskini aslında ilk aşamada diğer yazılımcı arkadaş alacaktır. İşte tam da bu noktada yazılımcı kendi kendine sorar: "Yahu ben de girişirim?" işte yazılımcının öldüğü an :)

Şimdi eğer bu yazılımcı girişirse artık bir yazılımcı değil girişimcidir :) eğer girişmez ve ona rağmen yukarıdaki teklifi kabul eder ise bu sefer de enayidir! Peki ne yapmak gerekir? Cevap basit.

Varsayılan Girişimci : "Baba gel ... bıdı bıdı.... yapalım, süper para kırarız!"
Yazılımcı: "Tabi öyle bir proje üç ay sürer ortalama maliyeti 30.000$ olur nasıl sağlarız bu akışı?"
Fos Girişimci: "Hmmmm.... Ya beraber kazanıcaz işte bir başlayalım"

Aman derim! Böyle tiplere dikkat. Eğer bir girişim söz konusu ise ve ortada bir teknik (yazılımcı) adam ve bir tüccar! varsa bu kişiler saat başı çalışma miktarlarını başta ölçüp ona göre masraf geçmek gerekir. Örneğin Armut Portalı yapacaksınız! Süper bir fikir! Fikri girişimci kanki buldu ve size geldi. Girişimci kanki ile beraber girişin fakat onun haftada çalışacağı saat miktarı ile sizinkini ölçün ve ona göre bunu "Girişiminiz"e masraf geçin. Maddi olarak geri almanız şart değil bir yatırım yapıyorsanız bile kimin ne kadar yatırım yaptığı belli olsun. %50 ortak olsanız bile aylarca diğer girişimci kankiden daha çok çalıştığınız saatleri masraf olarak kaydettiğiniz için ileride gelen gelirden alabilirsiniz. Bunlar ince detaylar gibi görünse de özellikle girişim başarısızlığa sürüklendiğinde veya zor günler uzadığında başarısızlığı körükleyen detaylar olurlar.

Tabi "kurunun yanında yaş da yanar" ama biz yakmayalım. Her girişimci yazılımcının düşmanıdır demek de doğru olmaz aslında gerçek anlamıyla bir girişimci yazılımcının besin kaynağı da olabilir. Çünkü birilerinin girişmesi lazım ve bu kesinlikle yazılımcının kendisi olmayacaksa başka birine ihtiyaç duyulduğu açıkça ortada.

Konu biraz saptı fakat bir yazılımcı olarak girişirken dikkat etmeniz gerekenlere az çok değinmek istedim. Yine dertlerimi (taşlarımı) döktüm. Son olarak tekrar etmek istediğim birkaç şey var; eğer işiniz programcılık ise programcılık yapın, yazılımsa uzmanlık alanınız yazılım üretin. Ürettiğiniz yazılımın ticari anlamda işletmeciliğine soyunmayın! O zaman artık bir yazılımcı olmaktan çıkarsınız! Tabi bu da bir seçimdir. Fakat "bol para" kandırmacası altında olayın işletme tarafına kaydığınızda asıl işiniz olan programcılıktan uzaklaşacağını bilin ve son olarak; eğer programcılıkla "bol para" kazanamıyorsanız işinizi yeterince iyi yapmıyorsunuz demektir!

Hepinize kolay gelsin ;)

Saturday, September 06, 2008 12:21:37 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [11]   Dertli Kerem  | 
 Friday, July 18, 2008

Sanırım artık herkes benim "Derli Kerem" serimi biliyor :) Bir yenisi daha karşınızda...

Marketing çılgınlığı!

Geçenlerde yirmi yaşlarında bir kardeşim "Yoruldum artık kod yazmaktan. Pazarlama tarafına geçmek istiyorum." dediğinde nasıl güleceğimi şaşırdım bir an. Yanlış anlamayın bu cümleyi söyleyen arkadaşımı çok severim, güldüğüm şey aslında içerisinde bulunduğumuz durumun ta kendisi. Bugün etrafıma bakıyorum da bir "pazarlama" çılgınlığıdır gidiyor. Pazarlama ile ilgili dergiler, kitaplar, söyleşiler, seminerler, konferanslar... Seminerlerime katılanlardan en azından bazıları hatırlayacaktır, özellikle Anadolu'dakilerde benim de üstüne basa basa söylediğim bir şey vardı "Siz burada bir şeyler yapıyor olabilirsiniz, ama kimsenin bundan haberi yoksa bu işin hiçbir değeri yok." Tabi abartılmış bir cümle olduğunun farkındayım fakat satışın hayatın her alanındaki önemi çok büyük ve bir işi yapmak kadar onu satabilmek de önemlidir. Ammaaaa.... ÖNCE İŞ YAPMANIZ GEREK.

İş yapacak adam yok!

Sektöre bakıyorum ciddi bir kalifiye eleman açığı var. Bunun üzerine yeni mezunların ciddi bir kısmı da yukarıda bahsettiğim "pazarlama çılgınlığı" dalgasına kapılınca gidişatımızın cidden kötü olduğunu söyleyebilirim. Ben üretici bir adamım, pazarlama benim için "gerektiği kadar" var olması gereken bir olgudur hatta beş senelik bir şirket sahibi olarak yeni öğreniyorum bile diyebilirim. Üretim benim önceliğimdir. Herkes böyle olmak zorunda değil fakat bize üretecek adamlar da lazım.

Geçenlerde genç bir dostumuzdan (Başka bir genç:)) yine bir mail aldım "Nasıl sektörde adımı duyurabilirim?" demiş kardeşimiz. Cevabım basit oldu: "Güzel işler yaparak" Bunun için "iş nasıl yapılır" onu öğrenmen gerek. Amaç yanlış. "Nasıl tanınabilirim?" sorusunun sorulduğu sektör başka bir sektör. Oysa belli ki bizim sektörle ilgili gençlerin yanlış bir önyargısı var veya durumu yanlış yansıtmışız. Tabi şimdi bana şöyle bir cevap verebilirsiniz "Eh sen tanınıyorsun?". Ne yani her tanıyan gelip bana haftada bir haraç mı veriyor? Tanınmak güzeldir, hoştur ama risklidir de. Sevdiklerinizin sayısı arttıkça sevmeyenleriniz da artar, basit bir denklemdir aslında bu. Kendi adıma konuşayım, benim hoşuma giden insanlara yardım etmek, bu nedenle "tanınmak" da bu amaca hizmet ettiği için bana yarıyor. Daha çok insana yardımcı olabiliyorum. Sizin yerinizde olsam "Peygamber misin kardeşim sen?" diye ukalaca çıkışabilirdim :) Basit bir cevapla "değilim" :) ama benim yardım konusundaki zayıflığımı taaa lise veya ortaokuldaki arkadaşlarımdan bile öğrenebilirsiniz. (Referans : Istanbul Erkek Lisesi 11 Fen H). Neyse beni geçelim :)

Teşekkür edelim, ettirelim

Konuyu çok feci değiştireceğim :) Başlıktan belli olmadı mı? Konumuz anaokulundan bir konu; teşekkür etmeyi öğrenelim. Geçenlerde çok fazla "teşekkür" ettiğimin farkına vardım. Yakın bir dostumla yemek yiyorduk ve bana yemeğin sonunda garsona toplam 24 kere teşekkür ettiğimi söyledi. Detay olarak belirtiyim, çorba, iskender, koladan oluşan bir menüydü. Yani 24 tabak yemek yemedim. Sonraki hareketlerimde biraz dikkat ettim konuya ve gördüm ki garsonun hesabı getirmesinden tutun, kolayı bardağıma doldurmasına kadar her aşamada refleks olarak teşekkür ediyorum. Sonrasında "Gariplik bende" sendromundan akıllıca sıyrılıp etrafıma bir göz attım ve gördüm ki en gerekli durumlarda bile kimse kimseye teşekkür etmiyor. Teşekkür etmeyi unutmuşuz ey millet!

Bu aslında kısır bir döngü gibi. Kimse kimseye teşekkür etmeyince herkes "Zaten bu onun görevi" şeklinde bir düşüncenin arkasına saklanıp "Abi para vermedik mi tabi ki getirecek yemeği!" moduna giriyor. İki sorum var "Teşekkür etsen başın mı ağrır?", "İnsanlar yaptıklarına teşekkür etseler hoşuna gitmez mi?" Şimdi oturup düşünün ve siz de kendi hareketlerinize dikkat edin. Eminim "Teşekkür ederim" demek içerisinde yaşadığımız ortamı çok daha yaşanabilir kılacaktır.

Türkçe elden gidiyor!

Dertli Kerem bu sefer "ortaya karışık" dertler döküyor, farkındayım. Bir sonraki konu belki de ağızlara sıkça sakız edilen bir konudur fakat ben farklı bir bakış açısıyla başlamak istiyorum.

Lise yıllarından başlayarak internette ve dergilerde yazılar yazmaya başladım. darkhardware.com'da o zamanlardan kalma yazılarım hala durur. Lisedeyken PCWorld multimedya editörüydüm. O zamanlar günlük Türkçe kullanımına bakış açım bugünlerden farklıydı. İngilizce kelimelerin gün içerisinde konuşmalarda kullanılmasına çok kızardım. Oysa bugün inanmazsınız o kadar fazla İngilizce kelime kullanıyorum ki! Bazen cümle bile kuruyorum :) Bu değişikliği engelleyemedim. Fakat Allah'ü Şükür hala Türkçe'yi yeri geldiğinde düzgün kullandığıma ve yazdığıma inanırım. Mesele şudur ki son zamanlarda dehşet bir yozlaşma var! Özellikle yazılı Türkçe ile ilgili. Bu durum konuşulan Türkçe'nin yozlaşmasından daha tehlikeli. Çünkü konuşulan Türkçe zaman içerisinde sürekli değişebilir fakat yazılı aynı kaldığı sürece herkes bir şekilde bir limana demirli demektir. Oysa yazılı Türkçe de değiştiği anda artık nerelere gidebileceğimizi tahmin bile edemezsiniz.

"SenınLe TanısTıgım İçiN Joq MuDLuYum..."

Bu nedir ya? Hatta "What is this?" :) Belki böylesini anlarlar. Türkçe mi bu? Zar zor da olsa ben anlayabildiğime göre sanırım, evet, Türkçe. Ama hayır! Ben Türkçemin bu hale gelmesini istemiyorum.

Yaratık 1:sLm npr?;)
Yaratık 2:eiim jnm senten npr?

Nasıl yani? Gençlik bu hale mi geldi? Kendimi bir an çok yaşlanmış hissettim. Bu arada uç noktada olduğunu tahmin etmek istediğim bu örnekleri benimle paylaşan sevgili Doğukan Demir'e buradan teşekkürler. Gözlerimi açmamı sağladı. Ben hala "dahi anlamındaki de" ve "soru anlamındaki mi"nin ayrı yazılması derdini çözemedik sanırken bir de baktım ki ohoooo....

Peki bu sadece bizde mi var? Yani sadece dilini çürüten biz miyiz? Aslında değiliz. Böyle sorunları hep salt kendimize mal etmeyi severiz ama durumun aslı farklı. İngilizce'yi ele alalım. Bakalım aşağıdaki yazılanı okuyabilecek misiniz?

Funky Man 1: sup?
Funky Man 2: nm u?

Biliyorum, biliyorum. Bizden kesinlikle geri kalmazlar. Hemen yukarıdaki yazışmanın düzgün İngilizcesini de sizinle paylaşayım da rahatlayalım.

Funky Man 1: What's up?
Funky Man 2: Nothing much, you?

Şimdi gelelim sadede; İngilizcedeki ile bizdeki yozlaşma arasındaki fark çok önemli. Onlar yazışmayı kısaltmaya çalışırken biz bu konuda onlar kadar başarılı olmamakla beraber bazen yazıyı uzatabiliyoruz bile. Bunların hepsinin internetteki MSN yazışmalarında kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Doğrudur bir kısmı gerçekten sadece internette kullanılıyor ama bir de bakıyoruz ki gençlerimiz İnternet olmuş çıkmış. Bunu zaten engelleyemeyiz. İnternet gün geçtikçe daha çok hayatımızın bir parçası olacak ama umarım düzgün Türkçe yazabilmek de sadece yazarların tekeline kalmaz. Belki blog dünyası bu işi kurtarır mı? Belki de kalıcı yazılar daha ciddiye alınır diye tahmin edebiliriz. Zaman gösterecek, ama bu soruna eğilmek gerek.

Hepinize iyi hafta sonları ;)

Friday, July 18, 2008 6:45:26 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [7]   Dertli Kerem  | 
 Tuesday, June 10, 2008

Yazılım sektöründe beraber çalıştığım, içerisinde çalıştığım, dışarısında, yanında, arkasında çalıştığım kurumlardan gördüğüm eksiklere dair yorumlarımı yazıya dökmek istiyorum. Belki bir işe yarar, olmadı yıllar sonra kendi şirketinizi kurduğunuzda belki hatırlarsınız ;) Bu arada baştan söyliyim, istisnalar kaideyi bozmaz.

Em bitir çalışanını!

Şirketler elemanlarını genelde gereksiz eğitimlere gönderirler, bu eğitimleri de o gereksiz elemanlar birer "tatil günü" şeklinde değerlendirirler. Eğitmen olarak benim böyle bir deneyimim olmadı fakat sektörde bu çeşit deneyimler yaşamış eğitmen dostlarım var. Şirketler elemanlarını emim bitirirler ve maalesef elemanlarının "bitmiş" olması onların umurunda değildir. Atıp yenisini alırlar! "Piyasada o kadar işsiz var ki!" mantığı ile elemanın yeterli değeri vermeyen firmalar arasında öyle isimler sayılabilir ki emin olun şaşar kalırsınız. Peki ne yapmalı?

Birincisi şirket elemanına değer vermeli. Çok iyi top sektiren bir elemanı içeri alıp top sektire sektire "top sektirmenin" artık işe yaramadığı zaman gelene kadar kullanıp atmanın şirkete hiçbir faydası olmaz. "Üfürük üfleyen" yeni bir eleman aldığında en azından şirket içi kültür deneyimi olan birini kaybetmişsin demektir. Oysa yıllardır "top sektirene" arada biraz zaman tanısaydın da o da "üfürük üflemeyi" öğrenseydi hala onunla çalışıyor olabilirdin. Bahsettiğim şey "karşılıklı sadakat".

Gel başka şirkete gidelim!

İşverenlerin içerisine düştüğü en büyük hatalardan biri de ellerindeki bebeğin hep bebek kalacağını zannetmek. Yeni doğmuş bebeği şirkete alırlar, yetiştirirler, projelerde kullanır deneyim kazandırırlar. Hepsinin sonrasında ona hala "bebe"ymiş gibi davranmaya (bebe maaşı vermeye) devam ederler. Oysa "bebe gözünü açmıştır". Maalesef MECBUR kalır başka bir şirkete gidip kendisine uygun bir seviyeden yeni bir işe girmeye. Eski şirketinin "bebenin büyüdüğünü" algılayamaması kendi büyüttüğü bebeyi kaybetmesi neden olur. Yazılım projelerinde "know-how" kaybının en büyük nedenlerinden biri budur.

Küçük hesapların adamıyız

Çok iyi hatırlıyorum ortaokuldaydım ve ilk işe girdiğim teknik serviste çay bedava olduğu için sürekli çay içiyordum :) Zaten maaş beklentisi ile girmemiştim işe, salt staj yapmaktı amacım. Çok da faydalı olmuştur. Neyse konuya dönelim; bir gün patron "çok şeker tüketiliyor artık kendiniz alın şekerinizi" gibi abuk bir laf etti teknik servistekilere. Üç katlı ve kocaman cadde üzeri bir bilgisayarcıdan bahsediyoruz, en az 150m2lik 3 kat toplam 450m2 falan :) ufak bir yer de değil. "Eh YUH!" be kardeşim. Ne oldu bir gün sonra evden hacıladım bir paket kesme şeker götürdüm :) Ama sen ne kazandın arkadaşım onu soruyorum?

Bu mantık ufağından büyüğüne her şirkette, holdingde neredeyse var. "İsrafı engelleme" adı altında abuk aktiviteler yapılıyor. Eğer sen sen engellemezsen israf edecek bir elemanın varsa zaten onu işten çıkar. Çocuk bahçesi mi burası 40 yaşında adamlara israf etmemeyi öğretiyorsun. Yıllardır bir tek şey söylerim "Harcadığını değil, kazandığının hesabını bil, yoksa giderek ufalırsın." Harcadığını hesaplayan sürekli daha az harcamaya çalışırlar ve daha az kazanarak da yetinmeyi öğrenirler. Oysa amaç bu değil! Amaç daha çok kazanmak.

Kütüphane'ler üniversitelerde kaldı!

Kitap okumayı unuttun, satın almayı tamamen unuttuk, kütüphaneler ise artık filmlerde görülür oldu. Arkadaşlar inanın fotokopi ucuza gelmiyor :) Yabancı kitapları bile amazon'dan toplu sipariş (30 kitap falan) verirseniz fotokopiden ucuza geliyor. 30 kitap ? tamam, arkadaşlarınızla toplaşıp sipariş veren.

Size soruyorum!? Elemanları okusun diye kitap siparişi veren, veya kitap masraflarını karşılayıp bir kütüphane oluşturan kaç yazılım şirketi biliyorsunuz? Ben bilmiyorum! Birkaç eğitim kurumunda var görsel amaçla kullanılan kütüphaneler onun haricinde hiçbir yerde yok! E be kardeşim, nereden öğreneceksin sen bu işi? Üniversitesini okusan okuyup bitmez ki bu iş!

İlginç olan nedir biliyor musunuz? Hiçbir şirket yurt dışından kitap, eğitmen getirtip kendi elemanlarını eğitmeye çalışmazken, hali hazırda bu eğitimleri almış elemanı hemen kapmak ister. Kapar, emip bitirir, ve tükürüp atar. Çok mu karamsar oldu?

Tüm bunlar nerden çıktı?

Bunlar yeni şeyler değil, uzun süredir bildiğim, düşündüğüm şeyler. Bu aralar ufak bir vesilesi oldu yazmak istedim. Siz siz olun kendi şirketinizi kurarsanız elemanlarınıza değer verin. Siz siz olun işe girerseniz kendinizi tüketmeyin. Çok da içiniz kararmasın bu yazıdan sonra :)

Tuesday, June 10, 2008 1:01:49 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [14]   Dertli Kerem  | 
 Wednesday, May 07, 2008

Yazmadan edemeyeceğim :) Son dört gündür bilgisayar başında olup insan yüzü görmediğim için artık sadece blogum aracılığı ile bir sosyalleşme çabasına girmek zorunda kalıyorum. Beni hoş görün.

Görgüsüzülük No:1

Geçenlerde "Iron Man" adındaki filmi izlemek üzere Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezin'e gittik canım kardeşimle :) Aklına takılanlara söyliyim, film bence güzeldi. Tahmin edilenin aksine salt çocukça değildi. Neyse konumuza dönelim. Sinema biletlerini aldıktan sonra birşeyler yiyelim diyerek etrafta gezmeye başladık. Radikal bir karar verip "Yeter Fast Food, take it easy, slow down" diyerek kardeşim Çin yemeği yedi ben ise salata yemeye karar verdim :) Yine tahmin edeceğiniz aksine salataya bayılırım.

"İçecek + Açık Büfe Salat + Ana Yemek = 9 YTL"

Yukarıda gördüğünüz gibi bir yazıya doğru yaklaşıp hamlemi yaparak sade bir satın alma prosedürünü tamamladıktan sonra tepsimde tüm yemeklerim ile bir masaya demir aldım. Amacım salata yemek olduğu için zaten çerez kıvamında olan "ana yemek" denen arkadaşı selamladıktan sonra salatamı bitirdim ve tabağımla tekrar "AÇIK BÜFE" ye giderek salata doldurdum.

İşte tam bu noktada sahneyi durduralım ve sorumuzu soralım; "Açık Büfe" ne demektir?

Kaba bir tanımla benim gibilerin az para vererek rahat rahat karınlarını doyurabildikleri nadir mekanlardan biridir. Daha doğal bir tanımlama ile aslında açık büfeler insanların "sınırsız" olarak yemek aldıkları mekan demektir. Bu mekanın iki kuralı vardır; birincisi yemeği siz alırsınız, yani garson falan yoktur. İkincisi yemek sınırsızdır. Bu kurallar arasında "büfenin üstü açık olmalıdır, tente veya çadır tarzı bir oluşum olmamalıdır" gibi bir madde kesinlike yoktur. Dalga geçiyorum sanıyorsunuz değil mi?

Gelin ikinci tabak salatımı açık olduğunu sandığım ve adı "Açık Büfe" olan büfeden aldıktan sonra görevlilerle yaşadığım diyaloğu inceleyelim

Görevli: "Efendim ikinci tabağınızın ödemesi yaptınız mı?"
Ben: "Ne ödemesi? Açık büfe değil mi?"
Görevli "Büfe açık ama ödemeli"
Ben: "Anlamadım. Açık Büfe demek "istediğim kadar alırım" demektir"
Görevli: "İstediğiniz kadar alabilirsiniz ama bir defa!"

İşte tam bu noktada bende bir kısadevre oldu. Sigortaları tekrar açtıktan sonra adama mini bir "Açık Büfe Nedir?" semineri verdikten sonra ödememi yaparak acilen koşar adımla uzaklaştım. Canım anadolumda "açık büfe" mi vardı? Cem Yılmaz'ın deyimi ile "Açık Büfe ile mi doğdun?" Bilmiyorsan ne olduğunu neden yazarsın oraya kardeşim? Off offf...

Görgüsüzülük No:2

Yine günlerden bir gün İstiklal Caddesin'de sevgili dostum Alexis Kalk ile yürüyoruz. Farklı bir yerde yemek yiyelim dedik ve etrafımıza bakmaya başladık. Bir binanın üçüncü katındaki bir restoranın tavanındaki kartonpiyer desenlerden etkilenerek "İşte burası" dediğimizde iş işten geçmişti. Kartonpiyer desenler bize sanki "Osmanlı Hanedanlığından" kalma bir ortamda yemek yiyeceğimiz vaadini bulunurken biz çoktan restorana girmiş sipariş verme adımına geçmiştik. Menüye baktım ve "günahlardan hangisini işlesek" sorusuna cevap bulamayınca garsona bir soru sordum ve devamı geldi...

Ben: "Tatlı şarabınız var mı?"
Garson: "Şaraplarımızın hepsi tatlıdır beyefendi."
Ben: "Nasıl yani? Normal şarabınız yok mu?"
Garson: "Şaraplarımız normal ve tatlıdırlar"

Demek ki neymiş; kartonpiyerle beraber epey pahalıca bir mekan tasarımı kaliteli ortam yaratmaya yetmiyormuş. Sevgili garson kardeş "tatlı şarab"ın ne olduğunu bilmiyor ve kendisinden karpuz istermiş gibi tadı yerinde şarap istediğimi sanıyor. Bu arbedeyi atlattıktan sonra çin böreğinin yanında soya sosu vermediklerini söylediğinde ben çoktan kendimden geçmiştim.

Görgüsüzülük No:3

Artık alkol kullandığımı herkes biliyor sanırım. Eh atalarımızdan kalma rakımız var diyerek mini bir savunma ile devam edelim. Yine ortamına baktığımızda "lüks" diyebileceğimiz bir bara girdik, bu sefer hikayemiz KKTC menşeli :) Bu noktadan sonra aklınıza gelen tüm garip düşünceleri silmeniz için size 10 saniye veriyorum.

Alkol çeşitliliği konusunda beni hayran bırakabilecek derecede bir altyapının bulunduğu yavru vatanda girdiğimiz bu barda garsondan "Mariachi" istedim. Bilmeyenler için açıkliyim; "Mariachi" aynı Coca-Cola gibi marka ile ürün isminin artık birleştiği bir isimdir. Yani isim bir marka ismi olmaktan çıkar ve ürünün ismi olur. Bugün "Mariachi" dediğinizde X bir bar görevlisi rahatlıkla sizin limonlu bira istediğinizi anlar. Oysa...

Ben: "Ben bir Mariachi aliyim"
Görevli: "Ondan yok efendim. Nedir o?"
Ben: "Limonlu bira, yok mu?"
Görevli: "İsterseniz biranızın içine limon atabiliriz!"

Allah'tan Bloody Mary falan istemedim, votkanın içine domatesi löp atıp getirecekti herhalde. Seni kim bu bara garson yaptı? Büyük ihtimal ile dekorasyona yığınla para yatıran amcalar değil!

Peki herkes bunları biliyor mu da konuşuyorsun?

Hikayelerim biraz "Ekmek yoksa paste yiyin" modunda olabilir. Benim karşılaştıklarım bunlar oldu. Mesele şu ki, siz bir müşteri olarak yukarıda bahsettiğim gibi bir sürü detayı bilmeyebilirsiniz. Örneğin kimse yemek sonrası çatalın yere bakacak şekilde tabağa bırakıldığında garson tarafından tabağın alınmaması gerektiğini, oysa yukarı bakacak şekilde bırakıldığında ise garsona "tabağımı al" mesajının verildiğini bilmez. Burada esas dert bunları konuyu meslek edinmiş kişilerin de bilmiyor olması. Kalifiye olmayan çalışanların hak etmedikleri konumlarda çalıştırılıyor olması, ucuz işçilik peşinde koşulması sanki yazılım sektörünü ve yazılım ürünlerimizi etkilemiyor mu?

Böylece zerzenişlerim serime bir yazı daha eklemiş oldum. Yorumlarınızı bekliyorum...

Wednesday, May 07, 2008 6:14:53 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [5]   Dertli Kerem  | 
 Thursday, January 31, 2008

Attığım başlıktan yaratıcılık fışkırmadığının farkındayım, fakat açık ve net bir şekilde bu yazıyı herkesin okumasını istiyorum çünkü çok farklı profillere hitap eden paragraflar içeriyor. Aslında bir anlamda blog okuyucularım ile de dertleşiyor olacağım, günlüğüme içimi dökeceğim.

X eğitimi satmaz! Y kitabı satmaz!

Kabul ediyorum Türkiye'de maalesef "kitap okuma" akımı içerisinde yaşlanmıyoruz. IT sektöründe de ağır konulardan çok başlangıç seviyesi konulara dair içeriğe ihtiyacımız var. AMA bu durum nereye kadar devam edecek? Başlangıç seviyesini geçen yazılım geliştiriciler ne yapacak? Farkında mısınız ülkemizde uzmanlara yönelik kitaplar yok, eğitimler yok. Az, çok eğitim sektörünün içine girdiğimden beridir farklı kurumların politikalarını öğrendim, aynı şekilde yayıncılar (sadece PUSULA veya PC.NET değil) bakış açılarını da çok net biliyorum. Herkesin "yahu bu konuyu kim okuyacak!", "kimse anlamaz o dediğini" gibi yazılımcı kesimini bir küçümseme "aptal yerine koyma" durumu var. Anlayamıyorum, sadece ben miyim "Hocam herkes yüzeysel anlatıyor konuları!" şikayetleri ile karşılaşan?

Son dönemde birçok Silverlight ve WPF eğitimi gerçekleştirdik (Seminerlerden bahsetmiyorum bile). Gördüğüm tek bir şey var. Gerçekten de çoğunluğun ne ASP.NET ne de .NET Framework'ün derinliklerinden haberi yok. AJAX eğitimleri bir dönem sektörde kaynıyordu ama kimse adam akıllı AJAX bilmiyorum. Kitabımı satın alanlar bile kitabın içindeki her şeyi okumamışlar :( Tabi özellikle bu son söylediğimden yola çıkarak "bak, gördün mü? Demek ki gerek yokmuş!" gibi bir yorumu duymak bile istemiyorum.

O satmaz, bu satmaz... Nasıl satmıyor? Benim kitabıma da satmaz dediler, stoklar bitti işte. Bugün adım gibi eminim ki adam akıllı "hardcore" eğitimler açılsa katılım olacaktır.

Gel baba seminer var!

Bazen seminer nedir sorusunu kendime ben de soruyorum. Fakat kesinlike "Gel baba gidelim"lik bir yer değildir. Kendimce seminere bir tanım getirmektense klasik bir hareketle TDK'dan referans alacağım.

Seminer: Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.

Yani seminer "15 slayt ile ürün / teknoloji reklamı" yapılan bir yer değilmiş!! Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve özellikle de DOĞRU bilgi vermek gerekirmiş. Buraya kadarı seminer verenlere çuvaldız görevi görsün, bundan sonra da seminerlere katılanlara sesleneceğim.

Arkadaşlar, 1 saatlik seminer olur mu? Zaten her seminerin giriş ve sonuç kısmı en az 20dk alır. 5dk geç başlasa (ki kesin geç başlar) geriye kaldı 35dk. 35dk lık anlatım için değer mi? Aslında biraz kendi düşünce yapımla da çelişiyorum, çünkü 35dk da öyle şeyler anlatılabilir ki gerçekten de değebilir. Diğer yandan 35 dakikayı bir kenara bırakın 1 dakikada bile öyle bir bilgi alırsınız ki hayatınız değişebilir. Ama sevgili "seminer katılımcıları" bir şekilde talebinizi arttırmanız lazım. Ben kendimi 1 saat Silverlight anlatırken düşünemiyorum. İnsanlarla dalga geçmek gibi bir şey. Bir saatte Silverlight anlatılmaz ancak Silverlight reklamı yapılır. Peki benim yaptığım gibi 3 saatte anlatılır mı? Anlatılsaydı eğer her seferinde seminerlerimi 4 saate uzatmak zorunda kalmazdım. 4 saat de yetmez! Ama en azından 4 saat, 3 saatten iyidir :)

Peki sonuç neymiş?

  1. "gel baba seminer var" olmaz.
  2. "slayt delikanlılığı" yapmamak gerek.
  3. 4 saatlik seminer 2 saatlik semineri (teoride) döver

Dertli Kerem ve Eğitim Sektörü Üzerine...

Eğitim sektörüne yeterince çamur atmadım :) Aslında benim derdim sürekli işin ticari olmayan tarafı ile ilgili. Yani olaya ticari gözle bakmadığım için bu sorunlar ortaya çıkıyor. "Peki sen nasıl para kazanıyorsun?" İyi iş yapan bir şekilde zaten kazanır, belki zengin olmaz, ama kazanır ;)

Bu bölümdeki şikayetim yine zamanla ilgili. Sizce 12 saatlik kurumsal Silverlight eğitimi olur mu? Neden olmasın? Katılımcıların AJAX, JavaScript ve sağlam ASP.NET geçmişi varsa olabilir. Peki bireysel olur mu? Aslında cevap aynı. Peki kim test ediyor bu katılımcıların yeterli ön bilgiye sahip olduklarını. En son Microsoft'da S2B için bir Silverlight eğitimi düzenledik. Toplam 21 saatlik bir eğitimdi. Yetmedi! Silverlight'a özel olarak şu an katılımcının AJAX ve JavaScript bilmesi de gerekir. Tabi ki durum negatifdi ve tahmin ettiğim gibi AJAX ve JavaScript de işledik. Ne kadar mı işledik? Eh idare edecek kadar. 21 saatlik Silverlight eğitiminde ne kadar işlenebilirse o kadar. 36 saatlik AJAX eğitimi veren de benim sonuçta :)

Söyleyeceğim şudur ki, eğitim sektörü saat süresi uzun eğitimleri satamamaktan şikayetçi. Bu nedenle her şey kısaltılıyor. 200 saatlik MCPD Enterprise Application eğitimi veriliyor ki tamamen rezalet. Eğer sınıf 2 kişilik değilse müfredatın bitirilmesi bile mümkün değil, bırakın ek uygulamalarla gerçek hayat demolarını. Peki bu duruma neden olan kim? Tabi ki bilinçsiz tüketici!

Arkadaşlar tabi ki herkesin maddi durumu aynı olamayacağı gibi maddi durumuna uygun eğitimleri seçmek zorunda. Fakat "Ucuz mal alacak kadar zengin" olmayın! İmkanlarınızı zorlayarak daha uzun süreli eğitimleri tercih edin. Tabi bu noktada sadece sürenin uzun olması eğitimin "faydalılık" niteliğine nicelik katacağı anlamına da gelmez. O da apayrı bir konu.

Derleme, toplama ve rahatlama..

Yazı boyunca çok sert yorumlar var, farkındayım. Bunlar sürekli aklımdan geçen, eş dost sohbetlerinde bahsedilen şeylerdi. Blog okuyucularımı da artık dostlar olarak gördüğüm için buradan sizlerle de paylaşmak istedim. Bilmem gereksiz oklar çektim mi üzerime :) Çekmemek için özellikle öznelerimi belirsiz tutmaya çalıştım. Herkes ne de olsa kendine bir pay biçecektir, bu da benim için yeterli.

Yukarıda saydığım hatalara düşmüşsem veya düşersem, şimdiden affola. İster benim seminerlerim, eğitimlerimle ilgili ister yazıyla ilgili genel yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.

Hepinize bol sevgili günler...

Thursday, January 31, 2008 1:33:30 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [4]   Dertli Kerem  | 
Copyright © 2010 Daron Yöndem. Tüm hakları saklıdır.