Neredeyse bir yıl olmuş
Dertli Kerem yazıları yazmayalı. Bu aslında bir aralar kendi kendime "yeter
artık konuşma iş yap" dememden kaynaklandı :) Sonrasında sanırım uzun bir süre
konuşmayı unutmuşum ve onun yerine 2009 yılında 113 makale ve 44 görsel ders
çekmişim. Vay be neredeyse her güne birşey düşecekmiş :) Webiner ve seminerleri
de bunlara katarsak sanırım her gün bir şeyler yapmışım :)
Her neyse konumuz "kişisel reklam" değil. Aslında bu yazıda yapmak istediğim
2009 yılı boyunca biriktirdiğim taşları eteklerimden dökmek. Kendime "sus" diye
diye tuttuğum bu düşünceleri 2010 yılına taşımak istemiyorum :)
Eldeki malzemenin kalitesi üzerine...
Bir süredir canım sıkılıyor. Her anlamda yüksek seviyeli içerik üretilmiyor /
üretemiyoruz. Bu seminerlerimizden tutun yazdığımız makalelere kadar yansıyor.
Durumun nedenlerinden biri bu kaliteli içeriği üretecek/tüketecek bilgi birikimine sahip
olmamamız. Bilgi paylaşımına harcanan zaman ile "deneyim" kazanmaya harcanan
zaman arasındaki dengeyi tutturamamak bir süre sonra elde "deneyim" kalmamasına
neden olabiliyor. Ve maalesef bizim sektörümüzde herşey "deneyim" meselesidir.
Bilmek yetmez!
Genel resme bakarak "guru" olarak tanımlanmanın nasıl geliştiğine bir göz
atalım isterseniz. Şu an öyle veya böyle orada veya burada :) kabul edin veya
etmeyin bu yazıyı okuyan çoğu kişi beni "Silveright Guru"su olarak
tanımlayacaktır. Peki neden? Çünkü ben bu blogda makeleler yazıyorum ve
bildiğimi gösteriyorum fakat acaba gerçekten doğru şeyleri mi biliyorum? Bunu
kim tartacak? Yani "Guru" olmanın yolu salt elinizdeki bilgiyi paylaşmak için
zaman harcamak mıdır? Yoksa esas Guru tüm gününü SL karşınızda projelerle
harcayan kişi midir?
Şimdi düşünelim ki benim hiç SL deneyimim yok. Hiçbir proje yapmamışım
başından sonuna kadar! Sadece SL kitapları okumuşum, makaleler okumuşum. Hatta
SL öncesinde Flash ve ActionScript deneyimim de yokmuş! Sizce bir guru olabilir
miyim? Olmamam gerekir! Ama oluyorum! Hiç hayatımda uygulamadığım şeyleri,
kullanmadığım şeyleri belki de hiçbir okuyucumun hayatında karşılaşmayacağı ve
uygulamayacağı şeyleri anlatarak! Ulaşılmazı oynuyor ve "Guru" oluyorum!
Tam da bu senaryonun kurbanı olan o kadar çok (özellikle genç) kardeşim var
ki sektörde! Guru diye örnek aldıkları kişilerin anlattıklarını benimseyen oysa
aslında söz konusu Guru'nun boş bir tenekeden farklı olmadığını anlayamayan
gençlere çok üzülüyor ve bu Guru'ları yaratan internete bazen kızmıyor değilim.
Hadi gelin Guru olalım!
Adım 1: Hemen facebook'a gidiyorsunuz ve "50. Ahmet'in Guru olmasını
istiyoruz" adında bir grup kuruyorsunuz! Önünüze geleni davet ediyorsunuz
ve her davetinizin kabulu ile Guruluk diyarında bir level daha atlıyorsunuz.
Sonrasında hemen bir blog açıp iki üç makale koyuyorsunuz ve etrafta gördüğünüz
Gurumsu'lara (Bu yeni bir tür Guru türü) mail atarak fikirlerini soruyorsunuz.
Oysa daha ortada fikir soracak hiçbir halt yok! Amaç sadece "Bak ben burdayım"
demek! Sonra hemen fake bir kitap yazmaya başlıyorsunuz ve twitter/friendfeed'de
"50.Ahmet'in Pattern anıları" kitabım yakında çıkacak diye
duyuruyorsunuz. Hatta aman unutmayın "Kitabımız için Microsoft'taki ekiplerden
destek alıyoruz" diye de belirtin! Ne de olsa kimse o ekiplere gidip soracak
değil, yalandan kim ölmüş!
Adım 2: Trendlere uyun! Ve hemen bir open source projeye başlayın!
Ouallachi E-Commerce sistemi olarak adlandırdığınız projenizin mimari
tasarımını yapmayı unutmayın. Mimari tasarımı solution explorer screenshotları
ile paylaşın ki herkes anlasın! UML falan anlamaz bu millet?!? Yoksa Guru
mu anlamıyordu? neyse.... Projeye her ülkeden 10 developer alın! Kesinlikle daha
az olmasın! Her ülkede bu konudaki Gurumsu'ları bulun ve projenize davet edin.
Daveti kabul edip etmemeleri önemli değil siz davet mailini atın kabul
etmezlerse de projenin sitesinde yazın adamların adını! Ne yapacak zorla evinize
mi gelecek!
Adım 3: Seminerler düzenleyin! Hemen! Seminer boyunca salt geyik yapın ortada
yapılmış hiçbirşey olmasın önemli değil. Zaten seminere katılan sayısından çok
seminer yaptığınızı duyanların sayısı önemli. Amaç "seminer yapmış" olmak değil
mi? Aynen öyle! Atıp tutmayı unutmayın ama öyle bir atın ki kimse ulaşıp da
attığınızı kontrol edemesin. Hani örneğin sallayın "SQL Server kodlarını
paylaştılar ekibimizle SQL'den canlı video stream ediyoruz" falan gibi okkalı
sallayın ki insanların "bunlar sallıyor" deme cesareti de olamasın!
Adım 4: Ha bu arada gençleri de kandırın ve o her ülkeden 10 kişi aldığınız
developer ekibi vardı ya her birine "Manager" ile biten ünvanlar verin ki havalı
olsun. Eh artık siz de 100 developerlık/managerlık bir ekibi yönetiyor gözüküyorsunuz...
Daha ne olsun yeme de yanında yat bu Gurunun!
Adım 5: Silikon vadisinde ofis kurun! Şaka tabi kurmayın ama kurduğunuzu
söyleyin. Maliye kaydı bile olmayan bir firma atın ortaya anında sitesini yapın.
Araya bir de start-up soksanız süper olur. Şöyle saçma sapan bir fikir bulun
bunu paketleyin güzelce. Birkaç dandik TV kanalı bulun hiçbir yerden çekmeyen.
Onlara gidip röportaj verin zaten adam arıyorlar. Bu röportajları hemen
internette paylaşın. Gazetelere Silikon Vadisindeki ofisinizin adresi ile basın
açıklaması yollayın ne de olsa kimsenin adresi kontrol edeceği yok. Bu sürede
parasız kalmamak için de bir şirkete girip müşteri temsilcisi falan olarak
çalışın ama bunu kimseye söylemeyin karizmanız dağılmasın!
Şimdi diyeceksiniz bu adımların hepsini sen nereden biliyorsun? Son 9 aydır
bu adımları adım adım atanları izliyorum! Pazarlamacı zannediyorlar
kendilerini yeni teknolojinin nimetlerini doğru kullandıklarını sanıyorlar. Oysa
hepsi birer boş fıçı... Daha ilginci ne biliyor musunuz? Onlar aramızdalar!Bu yolda zavallı ne olduğunu anlamayıp
havalanan gençleri de görüyorum! Oturup kod yazacaklarına, iş öğreneceklerini
kanat çırpıp duruyorlar yanlış rüzgarlarda....
Kuru Kuru Guru Guru!
Aslında dinlemek, okumak, öğrenmek! "Vay be! Neler varmış?" demek... Ne kadar hoş
değil mi? Kuru kuruya bir Guruyu dinlemek yazdıklarını okumak. Oysa daha biraz
önce ben ne dedim? Bir kalitesizlik var etrafta diyorum ey Ahali! Peki ne
yapacaksınız buna karşın? Artık bırakın okumayı! Artık bırakın izlemeyi! Artık
bırakın dinlemeyi! Artık biraz KOD YAZIN! Proje yapın! Onu okuyan, bunu okuyan
ve herşeyi öğrenmeye çalışan fakat bir türlü bir halt beceremeyen bir gençlik
doğuyor! Hani derdik ya "İnternet koca derya ne istersen bulur, öğrenirsin..."
Yeter artık! Bırakın öğrenmeyi de biraz da iş yapalım! Öğrene öğrene Guru
oldunuz zaten! Böyle Guru istemiyoruz...
Guru'nun çilesi üzerine.... (Yiğidi öldür
hakkını ver!)
Bir yandan da Guru olmak da kolay değil emin olun. Guruyum diyip tüm yukarıdakilerin tam
tersine deneyimlerinizi paylaşmaya ve yukarılardan uçmaya kalkarsınız bu sefer
"işe yararlılık" kısmında bir bakarsanız aşağılardasınız. Anlattıklarınız hiç
bir halta yaramıyor. Eh hadi dersiniz biraz daha basit şeyler anlatiyim... bu
sefer size her Guru denildiğinde kendinizden utanırsınız. Biliyorum birkaç
paragraf önce yazdıklarımla çakışıyorum ama her iki tip Guru da var ortalıkta!
Anlayacağınız Guru olmak kolay değil veya bazen de çok kolay! Kolaydan olmayan
Guruları bulmak gerek.
Mimari tasarım ve işi kitabına göre yapmak...
Şu an bu yazımı okuyup iş hayatında olanlar, bir şirkette çalışan
developerlar eminim sırası ile yukarıdan aşağıya anlattığım herşeye ÇOK
şaşırmışlardır. Farkındayım! Bahsettiğim dünya sizlere göre biraz farklı bir
dünya. Şimdi bu bizim garip dünyamızda bir de "Mimari Tasarım" çılgınlığı /
endişesi var. "9.Mehmet Pattern'ini öğrendik ve tüm projemize implemente ettik"
diyen canım kardeşimin içindeki "Oh be sonunda işi kitabına uygun yaptım"
hissiyatinin ne kadar da yanlış olduğunu bakalım bu paragraflarda anlatabilecek
miyim...
Bir yazılımcının hayatında belirli bir dönemi tanımlayan "yahu ben kod
yazıyorum da acaba düzgün mü yazıyorum" yıllarına denk gelen guruların etrafta
artması sebebi ile kitle olarak yazdığımız kodları bir düzene sokma ihtiyacı
hissediyoruz / hissettiriliyoruz. Bu ihtiyaç belirli senaryolarda çok doğru olsa
da genel geçer doğrular arayan biz beyinsiz/kendi kararını veremeyen
developerlar olarak hemen bir çözüm bulup onu her yerde uygulayabilmek
istiyoruz. Ağır gittiğimin farkındayım....
Bugünlerde tasarım desenleri üzerine yazı yazmak çok popüler :) Nitekim bu
şekilde verilen mesaj aslında "ben artık kod yazıyorum zaten, önemli olan nasıl
yazdığındır" şeklinde bir üst kademeden seslendiğini gösterebilmek (ki durum bu
bile değil). Oysa belki de nasıl yazdığın her yerde önemli değildir değil mi? :)
Özellikle bir VB'ci olarak ben bunu çok iyi bilirim inanın bana... Her neyse...
Yazılım tasarımı kavramlarının kişisel tatmin modunda kullanımına dair tehlikeyi
önümüzdeki birkaç yılda atlatacağımızı düşünsem de şimdiden bu konuya ufak bir
parmak sokmak istedim suyu bulandırmak adına. Ama siz de popülizme katılmak
isterseniz bir sonraki makalenizde aslında basit bir konu olsa da kesin
başlığında "Pattern/Desen" kelimelerini kullanın ki "ulu" birşey etkisi yaratsın
:)
Daha dündü sanırım :) Çok güzel bir mail aldım. Mailde yazan arkadaş neyi
nasıl yaptığının ve doğru yapıp yapmadığının süphesine düştüğünü söylüyordu. Ve
özünde bu şüpheye düşmesinin nedeni ise ortalıkta gezen "tasarım desenleri"
hikayeleriydi :) Özellikle benim gibi alaylı yazılım geliştiricilerin çok ciddi
şekilde içerisine düşebilecekleri çukurlardan biri isimlendirmelerle ilgili.
Bundan yıllar önceydi şirkette XMLHttpRequest'i kullanmaya başlamıştık
projelerimizde. Sonra "AJAX" majax :) makaleleri internette dolaşmaya başladı.
Nedir bu AJAX öğrenmek lazım derken bir baktık ki bildiğimiz ve yıllardır
kullandığımız XMLhttprequest işte :D Şimdi aynı hikayeyi çoğu alaylı developer
tekrar tasarım desenlerinin ittirilmesi ile yaşıyor. Aslında çoğu hali hazırda
kullandıkları şeyler olsa da :) ingilizce isimlerini bilmiyorlar ve bu
bilmedikleri şeyi bilmediklerini sanarak kendilerini eksik hissediyorlar! Oysa
aslında biliyorlar :) İşte bu fake balona dikkat diyorum!
Tabi buradan "tasarım desenleri yalandır" gibi bir sonuç da çıkmasın :) fakat
öyle "ezberlenen" şeyler değildir tasarım desenleri. Yeri geldiğinde
kullanılarak öğrenilen şeylerdir bunlar. Ezberlerseniz sonra gülerler adama :)
çünkü bu iş anlatarak / dinleyerek / okuyarak olmaz! Ancak yaparak olur! Ya yapın
ya da işinize yaramıyorsa sırf karizma olsun diye uğraşmayın bu işlerle :) Salt
"vay be" demek için okuyarsanız da Allah iş güç versin diyorum.
Peki 2010'da ben neler yapacağım tüm bu dertlerle?
Hatırlarsanız bir hafta önce sizlerle bir anket paylaştım. Yaklaşık 400 kişi
anketi doldurmuş. Dolduran herkese ÇOK teşekkürler. Çok ilginç sonuçlar çıktı
ankette ve ben de buna göre hareket etme kararı aldım. Birincisi yazıların
seviyelerini yükseltmemi isteyenler var ve şans eseri bu istekte bulunan
arkadaşlar İngilizce içerikleri de okuyabildiklerini söylemişler. O nedenle 2010
yılında İngilizce blogumda biraz daha farklı konulara değinip blogun İngilizce
kısmını da daha aktif hale getireceğim. Tabiri caiz
ise bir üst seviye yazıları İngilizce blogta yazacağım, giriş seviyesini ise
Türkçe blogda tutmaya devam edeceğim.
Görsel ders miktarını biraz arttıracağım çünkü çoğunuz görsel derslerin daha
yararlı olduğunu söylemişsiniz. Webiner serileri konusunda da güzel geri
dönüşler vardı, onları da ayrıca düşünüyorum.
INETA tarafında da planladığımız güzel şeyler var. 2010 başı ile beraber
Mobile, SharePoint, Pattern :) gibi konulara değineceğiz. Biliyorum "Pattern"
dedim ve çok karizmatik oldu ama benden söylemesi 2010 etkinliklerini kaçırmayın
aklınızı alacağım :D INETA PRO Hit'imiz de olacak ve bu sefer daha hardcore
girip kimseyi affetmeyeceğiz.
Hepinize iyi yıllar! Seneye görüşmek üzere :) (Bu espri olmadan yıl bitmez
:P)
Yaptığınız işi neden yaptığınızla ilgili duygu ve düşünceleriniz sapıtırsa
ortaya SAPIK bir insan olarak çıkarsınız. Sapık kelimesi genelde bize cinsel
anlam enjekte etse de aslında sözlük anlamı ile yolundan sapmış herhangi bir
şeye sapık demek tamamen uygun bir davranıştır. Peki insanlar nasıl ve neden
sapıtırlar?
Microsoft ürünlerini pazarlıyoruz Microsoft bize destek olmuyor!
Bugünlerde bir sitenin yöneticisinden bu tarz bir serzeniş duydum! Sitesi
üzerinden bilgi paylaşan hatta seminerler vs yapan bir kişi veya grup diyelim
buna. Biliyorsunuz bu gibi konularda yazılar yazarken gerçek hikayeler üzerinden
ilerliyorum fakat sizlerin benim gerçek hikayeyi anlatmamdaki amaç dışında
hedefleri anlayamamamız için bazı noktaları da saptırıyorum. O nedenle boşa
hedef aramayın :) Konuya dönersek.
Sosyal topluluklarda, kişilerde veya sektörde orada burada seminerler verenlerde şöyle
bir yanılsama oluyor; "Ben Microsoft ürünlerini anlatıyorum her yerde
pazarlamasını yapıyoruz ama Microsoft bize destek olmuyor!" Birincisi, alenen
belli olan konu şudur ki arkadaş maddi destek istiyor. İstediği şey sırtının
sıvazlanması falan değil. İkinci komik nokta ise kendisine Microsoft tarafından
böyle bir görev verilmemesi ile beraber bunu kendince gönüllülük şapkası
altında görev olarak edinmiş olan X kişi sonrasında bu göreve bir maddi karşılık
bekleme sapkınlığa düşünüyor. Eh hani gönüllüydü?
Gönüllü değilmişsin onu anladık. Senin gönüllü olduğun şey aslında
Microsoft'un Pazarlama Departmanı'nda işe girmekmiş! Zaten bu konuda da
Microsoft gerçekten gönüllü arıyordu! Microsoft'un kendi pazarlama departmanları
zaten var ve işlerini çok da iyi yapıyorlar. Eğer istiyorsanız buyurun gidip iş
başvurusu yapın. Bizim üniversitelerde gezecek gönüllü pazarlamacılara
ihtiyacımız yok. Bu işi meslek olarak yapanlar zaten bolca var.
Bugün aynı sapkınlığa ben de düşsem emin olun aynı tepkileri benim de vermem
gerekir. Eskiden insanların benim Microsoft'tan yaptığım seminerler ve
aktiviteler için para aldığımı sandıklarını düşünürdüm. Ki aslında bir dönem bu
böyleydi de, herkes para aldığımı sanıyordu. Emin olun hiçbiri için 5 kuruş almıyorum! Kimse de almıyor! Bu
işler gönüllü ilerliyor, İŞİNİZE GELİRSE. Hayır cidden anlayamıyorum, bir
Microsoft ürünü ile ilgili bir yere gidip "Nasıl kullanıldığını" anlattığınızda,
yani bilgi paylaştığınızda bu bir pazarlama aktivitesi oluyor da aynı şey
(tamamen atıyorum) Oracle anlatırken neden böyle olmuyor? veya Java anlatırken?
Ayrıca neden pazarlama aktivitesi olsun ki? Ben çok net söyleyebilirim ki yeri
geliyor MS ürünlerinin kötü yanlarını da seminerlerimde açık ve net dile
getiriyorum. Nasıl ve Neden mi? Çünkü ben Microsoft'ta çalışmıyorum. Ben kendi
işime geleni yaparım çünkü kimse zaten bana bunu yapmam için para da vermiyor.
Ama en azından biraz destek verseler?
İşte o "biraz"ın miktarı ile ilgili sorunlar oluyor çoğu zaman :) Bazısı için
"biraz" destek aktivitenin duyurusunda destek sağlamakken bazısı ise "destek"
adı altında neredeyse günlük maaşını bile istemeye kalkıyor. Özellikle INETA
Türkiye başkanı olduğum için INETA tarafındaki sosyal topluluklardan
bahsettiğimi düşünebilirsiniz, düşünmeyin, o tarafta herhangi bir sorunumuz yok. Sorun genel, hem
de çok genel. İnsanlar gönüllü olarak yaptıkları bir işin bir süre sonra
"gönüllülük" kelimesinin anlamını yitirecek şekilde "enayilik" biçiminde
tanımlayınca sigortalar atıyor. "Abi ben neden anlatayım ki o zaman kimse
desteklemiyorsa?" Eee... neden anlattın ki şimdiye kadar? Demek ki bir beklentin
varmış!
Kural 1: İyilik yap denize at!
Bu bir şikayet falan değil. Kesinlikle bir gerçek ve çok önemli bir
tavsiyedir. İyilik yapacaksanız sakın ve de sakın! denize atmayı unutmayın.
Karşılık beklemeyin yoksa üzülürsünüz. Her iyilik en fazla o iyiliği yapan için
değerlidir o nedenle hiçbir zaman sizin yaptığınız iyilik ile aynı miktarda
karşılık alamayacaksınız. Eğer karşılık beklerseniz enayi konumuna düşersiniz ve
bu da sinirinizi bozar. O nedenle bir şey yapıyorsanız kendiniz için yapın.
Şimdi bu söylediğim cümleye şaşıracaksınız ama benim üniversitelerde Adobe
anlatılmasını sağladığım aktiviteler oldu! Java etkinliklerine destek verdiğim
oldu. Bunların sayıları tabi ki .NET konusundakiler kadar çok değil. .NET
konusunda bir görevim var INETA tarafında. Fakat
bugüne kadar hiçbir zaman X kurumdur diye bir etkinliğe yardım etmemek veya
köstek olmak gibi bir niyetim olmadı. Bunları tabi ki blogumdan duyurmadım :)
çünkü etkinliklerin sahibi ben değildim ve ayrıca isteseniz de istemeniz de
hepiniz benim blogumu okurken bir Microsoft MVP'si ve INETA Türkiye Başkanı
kimliği ile okuyorsunuz. Benim de bu kimlikleri olabildiğince zedelemeyecek şekilde
bir içerik üretmem gerekir. Bu apayrı bir konu, ileride başka bir yazıda
dertleşiriz bu konuda da....
Kural 2: Açık ve net olun!
Öyle üstü kapaklı işleri sevmem. Bir şeyle ilgili ne düşünüyorsanız uygun
yerde dile getirin. Hatırlayanlarınız olacaktır geçenlerde Pardus ile ilgili bir
yazı yazdım :) Bana küfür edenlerden tutun beni bir satır bile kod yazamayan
ahmak olarak adlandıranlara kadar bir sürü insan çıktı ortaya. Hatta bazıları
kendi bloglarında beni taşa tutup zekice linkini yorum olarak benim bloga
göndermeye bile kalktı trafik almak için :) Hatta beni taşa tutmak için blog
açanlar oldu :D
Aldığım bir maili çok iyi hatırlıyorum. "Her şey bir yana medeni cesaretinizi
kutlarım" şeklinde bir maildi. Yazmaktan çekinmeyin, yazdıklarınızın
sorumluluğunu yüklenmek şartı ile çekinmeden her şeyi yazabilirsiniz. Özellikle
kişisel yorum yazılarında kimse her şeyi bilemez. Ben o söz konusu Pardus
yazısına gelen yorumlardan çok şey öğrendim. İyi ki yazmışım. Siz de yazın ama
samimi olun!
Geldiler reklam yapıp slayt gösterim gittiler!
İşte bu arkadaşlar pazarlamacı arkadaşlar. Onları da çok seviyoruz ve onların
da bu işi yapmak zorunda olduğunu, yaptıkları işi bizim kadar sevdiklerini
anlıyoruz. Gönüllü pazarlamacı diye bir mantık olmaz ama pazarlamacılar vardır
ve hatta bazen siz de olmak zorunda kalırsınız. Genelde üniversitelerden aldığım
yorumların çoğunda "X Eğitim firmasından seminere geldiler hocam slayt gösterip
gittiler" şeklinde oluyor. Maalesef durum genelde böyle ve böyle de olmak
zorunda gibi gözüküyor. Birincisi gelen kişi ne kadar teknik olsa da oraya gelme
nedeni ve kimliği belli. Eğitim firması adına geliyor, gönderiliyor! Bu onun
maaş aldığı görevinin bir parçası ve yapması gereken şey de çalıştığı kuruma
pazar kazandıracak şekilde seminerden olabildiğince çok kendi çalıştığı kurum
için öğrenci üretmek, reklam yapmak. Ben bu sistemi onaylamıyorum ve kendi
eğitim şirketim olsa farklı yapardım. Ama belki de şirketi batırırdım :) Sonuçta
o işi ticari olarak yapmıyorum o nedenle atıp tutmak da saçma. Sadece bu durumun
neden böyle olduğunu ve neden doğal algılanması gerektiğini açıklamak istedim.
Bir eğitim firmasından üniversitenize gelen "eğitim firması kimliği" ile gelen
birinin maaşı ile görevli bir kişi olduğunu hatırlamanızda fayda var. Böylece
çok yıkıcı eleştirileri engellemiş oluruz.
Bir soru: Daron nasıl para kazanıyor?
Geçenlerde tanıdığım bir firmaya yeni girmiş olan bir arkadaşım bana "Firmada
herkes seni tanıyor sektörden ama senin nasıl para kazandığını anlamıyorlar"
şeklinde bir yorumda bulundu :) Bu yorum en azından benim seminerlerden vs para
almadığımla ilgili doğru bilginin etrafa yayıldığının da bir kanıtı olduğu için
sevindim. Fakat bu gibi bir soru varsa aslında hızlı bir cevap da verebilirim.
Bilmeyenler için özellikle dile getiriyim
www.deveload.com şirketinin sahibiyim. Koca bir holding falan değil :) Güzel
işler yaptığımız bir yazılım şirketi. Ağırlıklı uzmanlık alanı içerik yönetim
sistemi, son zamanlarda tabi ki SL ve WPF uygulamaları da bolca var. Herhangi
bir ürünümüz yok genelde söküğü olan müşterileri dikiş yapıyoruz veya 100KG
üstüne özel sipariş kıyafetler vs :) Yaptığımız ticari işleri genelde blogdan
paylaşmıyorum çünkü sizler için bir anlam ifade etmiyor :) Yani bizim ASP.NET
ile bıdı bıdı sitesi yaptığımızı buraya yazsam ne olacak? Bana anlamsız geliyor.
Ha bazı şeyleri de yazıyorum, anlatıyorum. Güzel bir Silverlight uygulaması
yapmışsak bunu size duyuruyorum. Sizlerin de incelemesi ve SL ile neler
yapılabiliri görebilmeniz adına faydalı olabileceğini düşünüyorum.
Aslında bir süredir bazı projelerle ilgili, özellikle danışmanlık verdiğim
yerlerle ilgili bloga içerik üretmek istiyorum fakat zamansızlık tekrardan
peşimi bırakmıyor.
Özetle :) Daron kendi parasını kendisi kazanıyor merak etmeyin :) beni
düşünenler için çok teşekkürler. Bundan 5 yıl önce de seminer vermeden para
kazanıyordum, hatta daha fazla kazanıyordum :D Şu an zamanımı böldüğüm için
doğal olarak daha az kazanıyorum ama şimdilik ferrari ile gezmek veya yatımda
güneşlenmek gibi bir niyetim yok. O nedenle ortada bir sorun da yok. İskenderimi
yiyebildiğim sürece hayat güzel ;)
Hepiniz kalın sağlıcakla...
Ahh ahh :) Pireler berber iken ben demiştim ki "Dünyada hiçbir kurum istemci
tarafında Linux'e kurumsal destek vermiyor". Herkes istemci tarafından ayağı
çekti fakat gel gelelim canım ülkemde yine işler dünyanın tersine işliyor.
"Amerika'yı tekrar keşfetmeyi" mastürbasyon kıvamında çok seviyoruz! Daha derin
yorumlara girmeyeceğim ama birkaç sözüm var :)
Geçenlerde kişisel olarak katılmasam da katılan arkadaşlardan Ankara'daki
Bilişim'08 etkinliği ile ilgili haberler aldım. Ben neden mi katılmadım? Teknik
olmayan aktivitelere olabildiğince katılmıyorum. Nitekim Allah'ın işine bakın
ki aynı saatlerde ben de Ankara'da başka non-technic aktivitelere katılmak
zorunda kaldım! Her neyse, sonuçta tahmin ettiğim gibi teknik bir insan bakış
açısı ile bana iletilene göre "geyik" geçmiş aktivite. Tahminlerim doğru çıkmış.
Peki ben neden bu yazıya başladım? :) Şimdi efendim; Pardus ekibi
Bilişim'08'de yeni bir program duyurdu. Pardus Göç Ortağı
programı adı altında şu an için iki ortak bulmuşlar kurumlara destek
verebilecek. (evet doğrudur, İKİ) Yine yıllardır diyorum :) Pardus ekibinin amacı "İşletim sistemimiz
tüm Kamu'da kullanılsın. Eh kim destek verecek? Tabi ki biz!" :) Amacım kimseyi
zan altında bırakmak değil fakat kendi ekosistemlerini yaratmaya çalıştıkları
ortada ve bu durum çok doğal. Fakat nedense bana Microsoft'un yıllar önceki
politikalarını hatırlattı :) Yakında "Pardus Altın Göç Ortağı" logoları falan görürseniz
şaşırmayın. Aklın yolu birdir ama bazı akıllar geriden takip ediyor.
"Artık göç etme zamanı geldi" diyorlar :) Ben de diyorum ki "Göçebe
hayatından yerleşik yaşama geçeli uzun zaman oluyor, uyanın!" :) Biz tarlaları
ektik, ekinleri aldık ne göçü kardeşim? Ha tabi ki değişiklikten korkar bir
yapım yok ve kesinlikle yeri geldiğinde göç edebilmek de bir cesarettir ve
gerekir. Ama çakma işletim sistemleriyle değil!
 Bir gün herkesin kendi mutant Linux'u olacak böyle giderse.
Ağır gittiğimin farkındayım ama gelin dürüst olalım. Bugün Linux kullanacak
olsam gider Ubuntu kullanırım, kedigillerle işim olmaz. Bu yolda harcanan emeğe
de zamana da cidden yazık. Farklıyız marklıyız derken bir baktım ki Pardus ekibi
de "ön yüklü sistemler" satma yolunda adımlar atmış. Hani kızıyorlardı ya neden
Windows yüklü geliyor parasını ödüyoruz diye :) (Ki oradaki para normal
lisanstan çook azdır ve kurumsal teknik destek masrafları azaldığı için onu
tercih ederler) Şimdi Pardus yüklü gelecek beleşe! Teknik destek gerekirse
buyurun "Göç Ortağı" yardım etsin. O da mı beleşe? Tabi ki hayır. İşletim
sistemini verdiler artık teknik desteğe de ödeyelim değil mi? Valla ben işletim
sistemine ödemekte de sorun görmüyorum, üzerine de ücretsiz destek alıyorum ;)
daha pratik gibi ama tercih meselesi tabi.
Sonra... Sertifikalı Pardus eğitim merkezleri açıyorlarmış. :) Neden bu
hareketler bana tanıdık geliyor? PDE :) Pardus Destek Elemenı! Orada burada
duyarsanız şaşırmayın Pardus tarafı da sertifikasyona el atıyor.
Şimdi arkadaşlar bir tarafta Microsoft'un ürünleri ile Microsoft'un ürünleri
üzerine ürün geliştirip tekrar Microsoft'a satan firmalar varken ülkemizde! Bir
tarafta da açık kaynak kodlu bir işletim sistemini alıp makyajlayıp ekosistem
oluşturup fayda sağlayacağını düşünenler var. Benim aklım ermiyor. Yapacaksak
oturalım adam gibi kendi işletim sistemimizi yazalım yok makyöz olacaksak ben
yokum.
Çıkmışlar Pardus için "Ulusal Bağımsızlık" diyorlar. Eğer siz dış ticareti
bağımlılık olarak görüyorsanız (MS'den lisans satın almak) cidden işimiz var. Ha
dış ticaret yapamayız biz aldığımız sattığımızı hep geçer içeride en azından
rezil bir şey üretip onla idare edelim diyorsanız yine işimiz var. Güvenlik
diyorsunuz, devletlere kodlar açılıyor diyoruz ayrıca dünyada en hızlı güvenlik
açığı kapatan firma MS! Pardus kamuda kullanılsın, insanlar bir saldırsın
bakalım çıkacak güvenlik açıklarını ne kadar hızlı kapatabileceksiniz. Güvenlik
açığı çıkmaz derseniz "Programcı değilsiniz" derim. Tasarruf diyorsunuz ben de
size "Bırakın harcadığınızı hesaplamayı kazandığınızı hesaplayın" diyorum! Yoksa
sürekli ufalırsınız! "Yerel bilgi birikimi" diyorlar... Ben yurt dışına gidip
Silverlight ve Expression Studio eğitimleri verdim! Ben ofiste mi ürettim
Silverlight'ı? Bunların arkasına sığınmayın, cidden yazık.
Bu Parduscular yüzünden penguen düşmanı oldum ya...
Kalın sağlıcakla...
Web ortamında herhangi bir şeyin yayınını yapanlar arasında ilginç bir sidik
yarışı var :) Yok efendim senin siten alexa.com'da kaçıncı sırada, yok Google
PageRank'in bilmem kaç... Bu muhabbetlerin "Benim babamın arabası 240
basıyor ya seninki?" den bir farkı varsa lütfen dürtün beni:)
Peki diyeceksiniz ki senin derdin ne şimdi? :) Bundan birkaç ay önce
birilerinin bariz gazına gelerek :)
blograzzi.com'a üye oldum ve blogumu oraya ekledim. Aslında o noktada gaza
gelmekten öte düşündüğüm şey "Belki blogumdan haberdar olmayan ve
faydalanabilecek birileri varsa onlar da bu vesile ile haberdar olur ve
faydalanır" şeklindeydi. Bugün blog istatistiklerime baktığımda pek öyle
bir etki göremiyorum, tabi arada sadece 5-6 kişi kazandıysam bilemeyeceğim, o da
çok yeterli bir rakam aslında. Her neyse, blograzzi'ye göre Türkiye'nin en çok
ziyaret edilen ilk 20 blogunda benimki de var.
Hooop! Bir dur bakalım!
Son paragraftaki cümlem tamamen kolpadır :) Neden mi? Evet doğrudur, ilk
20'de benim blogum da var ama hangi ilk 20? Türkiyenin? Yoo alakası yok. Benim blogum blograzziye üye değilken ben Türkiye'de değil miydim? Değinmeye
çalıştığım nokta ilk 20'ye girenlerin kendilerini Türkiye'nin XXX'i zannederken
aslında sadece kendi hayali blograzzi üyeleri dünyasında ilk 20'de oldukları. Bu
arada blograzzi ile alıp veremediğim bir şey yok, anlamadığım şey insanların
gereksiz gazları ve sidik yarışları. Tabi bir de üzerine bunlardan habersiz
reklamcılar, pazarlama (uzmanları).
Alexa.com mu?
Hayatımda karşılaştığım en "kolpa" ve bir o kadar ciddiye alınan sitelerden
biri de alexa! Dediklerine göre Alexa ranklerine göre sitelere reklam veren
kurumlar bile var! Bu insanların cidden IT'den haberleri yok, işte canım ülkemde
IT işini non-IT marketingciler yaparsa böyle olur. Birincisi Alexa'nın
istatistiklerini topladığı en önemli öğe kendi Toolbar'ıdır ve bu Toolbar
bugünün en popüler işletim sistemi Vista'da çalışmamaktadır :) Yani Alexa beni
adam yerine koymuyor! Hatta son bir yıldır yeni laptop alıp beraberinde gelen
işletim sistemini kullanan kimseyi kayda aldığı falan yok Alexa'nın! Eeee peki o
zaman bana ne Alexa'nın fikrinden! Bu arada isteyenler nette bir aratsın
Alexa Booster diye Proxy üzerinden pingler atarak Alexa Rank'inizi yükseltir,
denenmiş, test edilmiş, onaylanmış hatta bu hizmet 6 yıl önce şirket tarafında
bir müşterimize satılmıştır :) Geçmişler olsun!
Technorati mi?
Kaç kişi sizin blogunuza link vermiş? Kaç tane vermiş? Aslında bu soruların
cevapları sitenizin popülerliliği ile ilgili çok ciddi ipuçları verebilir
fakat biz Türk'üz! :) Link satış piyasası var! Bu Google PageRank için de
geçerli. Beyaz fon üzerine beyaz yazı ile linkler konuyor sitelere :) (Herhalde
CSS'de display:none kodunu bilmiyorlar) hadi onu
bırakın ufacık yazı içi linkler konuyor para karşılığı! Böylece benim bloguma
daha fazla link var benimki daha çok okunuyor! Hay Allah'ım ya! Cidden işimiz
gücümüz yok bu mudur yani?
Peki neden?
Özellikle şu son katıldığım Google seminerleri sonrasında bu olayları daha
net anlama şansım oldu. İnsanlar içerik paylaşmak veya faydalı olmak derdinde
değiller. Sadece para kazanmaya çalışıyorlar. O nedenle her ne daha çok okunur
ise onu yazıyorlar, her ne daha çok seyredilir ise onu gösteriyorlar ve reklam
taktikleri ile internette reklam yayınlayan kurumları sömürüyorlar. Kurunun
yanında yaşı da yaktığımın farkındayım. Tüm bunları neden yazdım? Dün biri bana
"hocam sen Dertli Kerem yazılarını arttırsan senin blog daha çok okunur,
teknik yazıları kimse anlamıyor" dedi :) Tabi arkadaşımı anlıyorum "İnsan
kendisi neyse karşısındakini de öyle sanırmış!". Maalesef arkadaş
kendisi anlamadığı için herkes anlamıyor sanıyor ama ben bana gelen maillerden
kiminle muattap olduğumu çok iyi biliyorum! İkincisi; biliyorum, teknik olmayan
yazılarım (Örn:Dertli Kerem serisi) daha çok yorum alıyor çünkü bunlar üzerine
daha çok konuşulabilir konular! SQL'den veri çekmeyi anlattığımda eğer konuyu
anladıysanız üzerine ne yorum yapabilirsiniz ki? "Hocam valla helal olsun
böyle SELECT çekenini görmedim!" falan mı yazacak insanlar?
Arkadaşlar benim olayım belli, ilgilendiğim şeylerle ilgili bildiklerimi
paylaşırım elimden geldiğince. En paylaşılmayanı paylaşıp katma değeri yüksek
tutmaya çalışırım. Keyif almadığım işi salt sizin hoşunuza gidecek diye yapmam,
üzgünüm! Bir keyif alınacaksa hep beraber alırız, tadından yenmez! Öyle
milyonlarca kişi girsin yazılarımı okusun derdim de yok, bilen bilir, okuyan
okur, kalan sahalar bizimdir! Alakasız tipi de sevmem, istemem! Sinirlendirmeyin
adamı! :) Offf :D Dertli Kerem oldum sonunda valla...
Hepiniz kalın sağlıcakla...
Bugün neredeydim bilin bakalım? Google Internet Reklamcılığı
seminerlerine gittim. Reklamcılık ile herhangi bir alakam yok fakat etraftan hep
duyarım saçma sapan sitelerin ayda yüzlerce dolar kazandığı yolundaki
dedikoduları ve tüm bunlar "SEO Optimizasyonu" şapkasına mal
edilir sürekli. Haksızlar diyemem ama iki meta tagı ile yüzlerce dolar kazanma
yalanına kanacak da değilim. Neyse, sonuçta nedir bu işin aslı, bakalım neler
anlatacaklar diyerek gittim.
Bu ülkede etkinlik düzenlemesini bilen ajans yok mu?
Bugüne kadar onlarca Microsoft lansmanı, sunumu, konferansına katıldım.
Hepsinde de eleştirdiğim noktalar oldu. Ama söz! bundan sonra Microsoft
Türkiye'nin hiçbir aktivitesini eleştirmeyeceğim! Daha kötüsü varmış. Google
Türkiye'nin Ritz Carlton'daki seminerleri için sitesinden kayıt olmanız
gerekiyor demişlerdi, oysa gerekmiyormuş. Girişte kimse ne adımı ne soyadımı ne
de başka bir şey sordu. Kartvizitimi aldılar ve kontrol bile etmediler.
Yaka kartı vereceğiz dediler ve üzerinde büyük bir komedi patladı. Yaka kartı
yerine üzerinde Google logosu olan sticker'lara keçeli kalemle girenlerin
isimlerini kapıda bir yetkili duvarda yazdı!
- Neden stickerlara isimler duvarda yazılıyor? masa yok mu?
Ayarlayamadınız mı?
- Neden sticker? Boyun askısı üretmeye değmez miydi?
- Neden sadece katılımcıların isimleri yazıldı? Tamam tüm salonda bir
Daron vardı ama birçok Mehmet vardı!
Bu ve bu gibi birçok şeye ÇOK şaşırdım. Aslında sonradan şaşırdığıma da
şaşırdım :) Oysa uluslararası şirketlerin Türkiye ayaklarının çoğu zaman
Uluslararası kurum kültür ve kalitesini yansıtamadığı gerçeğini çok gördüm.
Bitmedi başka yorumlarım da var organizasyonla ilgili; öğlen yemek verildi.
Yemek güzel bir Ritz Carlton poşetinde dağıtıldı fakat katılımcılara yetmedi :)
Her neyse bu detayı geçelim de o poşetin içindekileri kim planladı onu merak
ediyorum ben.
- Sandviç (Hoştur, gider)
- Kola (Süper!)
- Kek (Tatlı niyetine, bu da güzel)
- Cips (Eh hadi google rahatlığı diyelim)
- Domates / Peynir / Ceviz (Hönk! Ne alaka?)
- Muz / Elma (İşte bu noktada koptum ben)
Şimdi bu nasıl bir yemek menüsüdür? Domates, peynir, ceviz, muz, cips, elma!
Stok fazlası mallar mı toplandı yoksa menüyü bakkal amcada kalan mallara göre
falan mı hazırladılar? Acaba Ritz Carlton'un böyle bir menüsü var mı? Yani kimse
"dur kardeşim ne domates peyniri, sandviç veriyoruz ya!" demedi mi? Her
şeye kıl olur bir durumum yok emin olun çok pozitif gittim ve negatif de
çıkmadım ama bunun gibi şaşırdığım çok şey oldu. 500 kişilik salında 4 tane
kafam kadar su şişesi tarzında aletle su ihtiyacını giderme konusuna
değinmiyorum bile.
Şimdi bazılarınız diyeceksiniz "INETA Summer Hit!"de su yoktu :) Biz
derneğiz! suya ihtiyacımız var :D Ben ticari kuruluşların aktiviteleri ile
karşılaştırıyorum.
 Elazığ tatilimde çektiğim bir foto, Google Elazığ şubesi olsa gerek :P
Gelelim içeriğe...
İçerikte sapıtma her aktivitede olur. Google'ınkinde de oldu. İlk 4 oturuma
katıldım ve tamamen geyikti. Söylenene göre öğleden sonra toparlamışlar
kaliteyi, umarım öyle olmuştur ben çoktan kaçmıştım. İçerikle ilgili en önemli sorun "verilmemesi
gereken" bazı bilgilerin verilmesiydi. Örneğin XXXX Google Bıdı bıdı logosunu
sitenizde kullanabilmeniz için 100.000$ AdWords satışı yapmanız gerektiği :)
Doğal olarak bu o an için gereksiz olan bilgi bir anda insanlarda "eh çıkalım
biz o zaman buradan" tepkisi yarattı. Pazarlamacı değilim de gördüğüm kadarıyla
bu gibi bilgiler gerekmedikçe 500 kişilik salonlarda söylenmiyor :)
Genel yorumum o salondan birilerinin "yok abi artık google kullanmam ben ya"
şeklinde çıktığı yönünde. Hatta bu bir yorum değil gerçek ama aynı şey ile Microsoft
Türkiye organizasyonlarında da çokça karşılaştım. "Herkesi mutlu etmeye
çalışmak" hatasına düşmemek gerek ama sanki birkaç ufak ayarla bu aktivitelerin
başarısı daha arttırılabilir gibime geliyor.
İçerikle ilgili takıldığım diğer noktalardan biri de seminerde bir yenilik olarak custom search hödö hödönün
anlatılmasıydı. Artık bir siteye yerleştirilen google arama motorunun istenilen diğer siteleri de arayabileceği, bu sitelerin listesinin de özelleştirilebileceği söylendi. Aklıma bir buçuk yıl önce yazdığım bir
makale geldi. Hatta aynı makale bir de Google logosu dışında arama motoru sisteminin tamamen özelleştirilebileceğini söylediklerinde aklıma geldi :) Live.Com'da her ikisi de yıllardır yapılıyor hatta isterseniz Live.Com logosu vs kullanmadan da ilerleyebiliyorsunuz. Ah ahh...
Daha ilginci Google Maps'in açık kaynak kodlu olduğu söylendi! Nesi açık
kaynak ben onu anlamadım? JavaScript ve DHTML kodları mı? Zaten onları nasıl
kapatacaksınız ki? Yoksa sunucu tarafındaki yazılımı mı açık kaynak? Yani biz
Google Maps'in sunucu tarafındaki altyapısının kodunu inceleyebiliyor muyuz?
Yoksa istemcideki "istemci yazılımını" kast ederek bizi "Google Maps açık kaynak
kodludur" şeklinde keklemeye mi çalıştılar çok net anlayamadım :) Bilgisi olan
varsa yorum yazarak beni düzeltsin lütfen.
Bir de aktiviteye katılanlar hatırlayacaktır bir sunumda slayt içerisinde
video vardı ve oynamadı :) Sunumu Powerpoint ile hazırlar ama Windows değil de
anti-MS Mac'te göstereyim diye linkli video dosyasını taşımayı unutursanız böyle
olur. Dikkat etmek gerek bu gibi konulara. Tabi slaytların tasarım rezaletine ve
10 punto 80 sayfa yazı içeren slaytları hazırlayanların nasıl olup da konuşmacı
olarak yüzlerce kişinin karşısına en ufak bir sunum eğitimi almadan
çıkarıldığına hiç değinmeyeceğim. Ama yine diyorum ben öğleden sonra yoktum en
son Hatice adında bir bayanın sunumunu izledim (yemekten sonraki son sunum) ki
kendisi kaliteyi yükseltmiş olmasa herhalde bu yazım daha ağır olurdu.
MS TR etkinliklerindeki eleştirilerime duacıyım artık. En fazla
konuşmacıların hitap becerisi veya bilgi birikimini eleştiriyordum, burada neler
neler çıktı karşıma.
Sonuç
Optimizasyon vs geyiktir, esas para kullanıcıları kandırmakta :) Reklam
olduğunu anlamayıp bolca tıklasınlar yeter ;) Eh bunu nasıl sağlayacağınız da
meslek sırrı optimizasyonlar sınıfına giriyor. Tamam tamam kabul ediyorum bir
sitenin teknik olarak da aranabilir olması gerek ama esas haksız rekabet diğer alanda
yürüyor.
Sevgiler...
Şu FaceBook'dan vaz geçemedik gitti bir türlü. Bir çılgınlık aldı başını
gidiyor. Bir PostBack ile 100 event invitation gönderme sınırı olup son 40
denememim hiçbirinde bunu beceremeyecek kadar zayıf altyapısı ile her gün beni
daha da şaşırtan böyle bir programcılık rezaleti hala dimdik ayakta. Ben de tabi
bu çılgınlıktan payımı aldım.
İlk olarak birileri nasıl olduysa beni evlendirmeye karar verdi ve sonrasında
"Daron Yöndem'le Evlenmek/Evlenmesini İsteyenler"
grubu kuruldu. Utanmadan :) beni de gruba davet ettiler! Tabi ki kabul etmedim.
Birincisi grubun adı yanlış :) kimin evlenmek isteyip kimin evlenmemi istediği
belli değil, ikincisi grubun üyelerinin %99'u ERKEK! İmdat!
Sonra da bana amigo muamelesi yapmaya çalıştığını tahmin ettiğim "Daron Yöndem buraya yumruk havaya"
grubu açıldı.
Daha mı?
Daron Yöndem Fan Club açtılar! Sonra da beni FaceBook'da
Celebrity olarak tanımladılar!
Şimdi bana LinkedIn ve FriendFeed gibi yerlerden davetiyeler atanlara
sesleniyorum :) Oralara da geleyim şebeğe çevirin dimi adamı? Zaten hala neden
benim avatarımın yanında hep "Kilo Verme Hapları"nın reklamları çıkıyor anlamış
değilim! Nedir bu arkadaşım ya! :)
Bir CEBIT daha geldi geçti, veya sadece bir FUAR daha geldi geçti. Ben de
TBD'nin katkılarıyla CEBIT'te minik de olsa yer aldım. Bazen soranlar oldu "Hocam
fuara gelelim mi?" Ben de cevapladım "Valla ben TBD'de oturumum olmasa
gitmeyecektim, siz bilirsiniz" Peki neden? Buyurun sizi "Daron'un Fuar
Eleştirileri Tarihi" sergisine davet ediyorum.
Yıl 2003, Yer: Bilişim Haritası Dergisi Sayfa 1

Yukarıda bundan beş yıl önce editörü olduğum ve Bilişim Fuarı'nda
katılımcılara dağıtılan bir derginin ilk sayfasını görüyorsunuz. Gelin
yolculuğumuza devam edelim.
Yıl: 2007, Yer: Daron Yöndem Blog

ve şimdi?
Görüyorum ki yavaş yavaş herkes bu iğrenç gidişatın farkına varmış.
Geçenlerde FaceBook üzerinde birinin status yazısında "CEBIT balonuna ben
yokum" şeklinde bir cümle görmüştüm. Merak etmeyin balonların işlevsiz
olduğu gibi bir iddiam yok ama eğer benim CEBIT fuarını gezmem yaklaşık 12
dakika sürüyorsa ve girişte ödenen 20 YTL'den yola çıkarsak dakika başına
1YTL'den daha fazla ödeme yaparak giriyorsam :) ortada bir sorun var. (Parasında
değilim, maksat metafor olsun)
Bu sorun ya benim kişisel sorunum ya de fuarın genel bir sorunu var. Geçen
beş yıla bakarsak sanki benim kişisel sorunummuş gibi dursa da artık anlaşılıyor
ki bu sorunun benle bir alakası yok :) sorun fuarın sorunu.
Gönül der ki : "Nerede Hannover CEBIT!
nerede..."
Kocaman CEBIT fuarını gezdim ve görmediğim, duymadığım, bilmediğim bir
teknoloji ile karşılaşmadım! Açık ve net bir şekilde yine CEBIT panayırını /
pazarını
gezdim ve çıktım. Bu çerçevede CEBIT'te beni dinleyenlere, dinlemeye gelenlere
özellikle teşekkür ediyorum. Siz olmasanız ben de gitmeyecektim :)
Kalın sağlıcakla...
Herkes girişsin de bu kodu kim yazacak?
Millet olarak her şeyi abartıyor muyuz anlayamıyorum. Aslında ben de kişisel
olarak yaptığım her şeyi abartan ve uç noktalara gitmesini seven bir adamım ama
ortada ayrı bir çarpıklık var. "Girişimcilik" üzerine seminerler yapıldı,
yapılıyor. Daha geçenlerde INETA Summer Hit'de bile
girişimcilik ile ilgili
mekanist.net'ten Ali Servet Eyüpoğlu panelde konuğumuz
oldu. Ali Servet'in hatırlatmak istediğim bir sözü var; "Ben teknik bir adam
değilim" dedi, ki kendisi yanlış hatırlamıyorsam Mühendislik mezunu. Şimdi bu
noktada bir hata yok, kaç kişi mezun olduğu dalda uzmanlaşıyor veya
çalışabiliyor? ama Ali Servet ne olduğunun farkında!
Tüm bu girişimcilik senaryoları içerisinde bir anda bir "gazlamadır" gidiyor!
"Pazarlamacılık" gazlamaları sonrasında sanırım yeni trend de "girişimcilik"
gazlamaları olmaya başladı. Yeni "girişimciler" yaratmak için sermayenin nasıl
bulunabileceğine kadar ilginç bilgiler internette dolaşıyor ve yavaş yavaş çok
daha ilginç bir yazılımcı profili ortaya çıkıyor.
"Abi biz şimdi yazılım yapıyoruz, ama satacak adam yok. O zaman ilginç
bir fikir bulup onu kodlayalım. Hem sermayedar da bulunuyor artık alırız 10.000$
ohhhh. Proje tutarsa ne ala, tutmazsa 10.000$'a iş yapmış oluruz işte"
Uzun uzun olayı anlatmaktansa yukarıda sözleri söyleyen suni bir yazılımcı
kimliği yaratarak aslında gittiğimiz noktayı göstermeye çalıştım. Bu gidişat iyi
midir? Kötü müdür? Çok tartışılır. Yurt dışından gelen bir miktar sermayeye bu
çapta yaslanıyor olmak doğru mudur bilemem, konunun uzmanı değilim. Fakat
nedense yukarıda bakış açışı benim canımı acıtıyor. Niyet iyi değil.
100.000$ lık siteyiz artık!
Papucumun yarısı :) bir site yapıyorlar sonra bunun %1'ini 1000'a birine
satıyorlar :) Aslında adamlar 1000$ destek veriyor "Ya tutarsa" mantığı ile %1'i
alıyor. Peki neden %1? Böylece genel anlamı ile site 100.000$ etmiş oluyor :)
Peki geri kalanı 99.000$'a satın alan var mı? Yoooo :) Ekonomiden anlamam, yine
diyorum uzmanlık alanım değil :) Ama ben bu hesabın algoritmasını çıkartıp
kodlayamıyorum, demek ki bir gariplik var. Bu arada ilgilenen deli varsa benim
blogun da 1000'e 1'i satılıktır :) milyon dolarlık blog olsun, ne işimize
yarayacaksa...
Sinirleniyorum... Geriliyorum...
Geçenlerde bir etkinlikte reklam ile karışık bir oturum yapıldı. Oturumun
başında X yazılım firması kendilerini tanıtırken A, B, C ve D adında kurumlara
iş yaptıklarından bahsetti. Bu kurumlar kabaca evinizde etrafınıza baktığınızda
aklınıza gelebilecek markalar. Yani hepsi de çok büyük firmalar. Oturumu sunan
arkadaşın böyle bir kurumda çalışabileceğini öngörmesem de "Eh güzel" diyerek
"Demek ki iyi işler yapıyorlar, bu firmalarla çalıştıklarına göre" dedim.
Sonrasında sunumun rezaletinden hiç bahsetmeyeceğim. Hatta sunuma uyuz olan
birileri sonradan sunumda tanıtılan siteyi hacklemiş sanırım :) nette
dedikoduları geziyordu. Her neyse, biz konumuza dönelim.
Sunumun sonunda birileri "Neden böyle bir proje yaptınız" gibi bir soru
sordu. Gelen cevap şuydu;
"Biz bir yazılım şirketiyiz fakat sektörde yazılım şirketlerine kötü
gözle bakılıyor. O nedenle kendi projemizi geliştirip kendimiz ilerlemek
istedik"
Şimdi ilk önce bir hatırlatiyim, bu sözü söyleyen arkadaş A, B, C ve D büyük
markalarına iş yapan bir kurumdandı :) Peki ne oldu? Yukarıdaki cümlenin
Türkçesi aşağıdaki gibi:
"Biz A, B, C ve D gibi kurumlarla iş yaptığımızı söylüyoruz ama düzgün iş
yapamadık ve adamlar bize kötü gözle bakmaya başladı. Baktık iş yapamıyoruz ama
bir şeyler de biliyoruz. Eh dedik o zaman kendi projemizi yapalım da bari böyle
para kazanırız."
Yazık! Yanlış anlaşılmasın yazık olan X kurumu değil. Onlar kendilerine bir
başarısızlık sonrası farklı bir yol çizmişler. Yolları açık olsun. Ama sen bir
etkinlikte onlarca kişinin izlediği bir oturumda çıkıp da "Yazılım
firmalarına kötü gözle bakılıyor Türkiye'de" gibi bir genelleme yapma! Bu
kiloyla gelir otururum üzerine adamın! :D
Şaka bir yana, uzun zamandır böyle sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Allahtan
oturumun sonunda Soru-Cevap falan yapmadılar yoksa suyu sabunu almış elemanı
yıkamaya hazırdım.
Baba gel beraber yapalım!
"Girişimcilik" aslında ciddi anlamda teknik yazılımcının düşmanı olduğu kadar
"Girişimciler" de bazen düşman olabiliyor. Teknik anlamda bir şeyler yapabilen
bir yazılımcı ile sermayesi olmayan fake girişimcinin diyalogu her zaman "Baba
şöyle bir şey yapsak beraber valla 6 ay sonra para makinası satın almamız
gerekir" muhabbeti ile başlar ve genelde bu adamlar çok tatlı ve iyi
konuşurlar (dikkat!). Aslında girişimcinin emek harcayacağı pek bir şey yoktur
:) o girişecek ve belki sonrasında işin ticari işleyiş yükünü kaldıracak fakat
projenin tüm riskini aslında ilk aşamada diğer yazılımcı arkadaş alacaktır. İşte
tam da bu noktada yazılımcı kendi kendine sorar: "Yahu ben de girişirim?" işte
yazılımcının öldüğü an :)
Şimdi eğer bu yazılımcı girişirse artık bir yazılımcı değil girişimcidir :)
eğer girişmez ve ona rağmen yukarıdaki teklifi kabul eder ise bu sefer de
enayidir! Peki ne yapmak gerekir? Cevap basit.
Varsayılan Girişimci : "Baba gel ... bıdı bıdı.... yapalım,
süper para kırarız!" Yazılımcı: "Tabi öyle bir proje üç ay sürer
ortalama maliyeti 30.000$ olur nasıl sağlarız bu akışı?" Fos
Girişimci: "Hmmmm....
Ya beraber kazanıcaz işte bir başlayalım"
Aman derim! Böyle tiplere dikkat. Eğer bir girişim söz konusu ise ve ortada
bir teknik (yazılımcı) adam ve bir tüccar! varsa bu kişiler saat başı çalışma
miktarlarını başta ölçüp ona göre masraf geçmek gerekir. Örneğin Armut
Portalı yapacaksınız! Süper bir fikir! Fikri girişimci kanki buldu ve
size geldi. Girişimci kanki ile beraber girişin fakat onun haftada çalışacağı
saat miktarı ile sizinkini ölçün ve ona göre bunu "Girişiminiz"e masraf geçin.
Maddi olarak geri almanız şart değil bir yatırım yapıyorsanız bile kimin ne
kadar yatırım yaptığı belli olsun. %50 ortak olsanız bile aylarca diğer
girişimci kankiden daha çok çalıştığınız saatleri masraf olarak kaydettiğiniz
için ileride gelen gelirden alabilirsiniz. Bunlar ince detaylar gibi görünse de
özellikle girişim başarısızlığa sürüklendiğinde veya zor günler uzadığında
başarısızlığı körükleyen detaylar olurlar.
Tabi "kurunun yanında yaş da yanar" ama biz yakmayalım. Her girişimci
yazılımcının düşmanıdır demek de doğru olmaz aslında gerçek anlamıyla bir
girişimci yazılımcının besin kaynağı da olabilir. Çünkü birilerinin girişmesi
lazım ve bu kesinlikle yazılımcının kendisi olmayacaksa başka birine ihtiyaç
duyulduğu açıkça ortada.
Konu biraz saptı fakat bir yazılımcı olarak girişirken dikkat etmeniz
gerekenlere az çok değinmek istedim. Yine dertlerimi (taşlarımı) döktüm. Son
olarak tekrar etmek istediğim birkaç şey var; eğer işiniz programcılık ise
programcılık yapın, yazılımsa uzmanlık alanınız yazılım üretin. Ürettiğiniz
yazılımın ticari anlamda işletmeciliğine soyunmayın! O zaman artık bir yazılımcı
olmaktan çıkarsınız! Tabi bu da bir seçimdir. Fakat "bol para" kandırmacası
altında olayın işletme tarafına kaydığınızda asıl işiniz olan programcılıktan
uzaklaşacağını bilin ve son olarak; eğer programcılıkla "bol para"
kazanamıyorsanız işinizi yeterince iyi yapmıyorsunuz demektir!
Hepinize kolay gelsin ;)
Sanırım artık herkes benim "Derli Kerem" serimi biliyor :) Bir yenisi daha
karşınızda...
Marketing çılgınlığı!
Geçenlerde yirmi yaşlarında bir kardeşim "Yoruldum artık kod yazmaktan.
Pazarlama tarafına geçmek istiyorum." dediğinde nasıl güleceğimi şaşırdım
bir an. Yanlış anlamayın bu cümleyi söyleyen arkadaşımı çok severim, güldüğüm
şey aslında içerisinde bulunduğumuz durumun ta kendisi. Bugün etrafıma bakıyorum
da
bir "pazarlama" çılgınlığıdır gidiyor. Pazarlama ile ilgili
dergiler, kitaplar, söyleşiler, seminerler, konferanslar... Seminerlerime
katılanlardan en azından bazıları hatırlayacaktır, özellikle Anadolu'dakilerde
benim de üstüne basa basa söylediğim bir şey vardı "Siz burada bir şeyler
yapıyor olabilirsiniz, ama kimsenin bundan haberi yoksa bu işin hiçbir değeri
yok." Tabi abartılmış bir cümle olduğunun farkındayım fakat satışın hayatın
her alanındaki önemi çok büyük ve bir işi yapmak kadar onu satabilmek de
önemlidir. Ammaaaa.... ÖNCE İŞ YAPMANIZ GEREK.
İş yapacak adam yok!
Sektöre bakıyorum ciddi bir kalifiye eleman açığı var. Bunun üzerine yeni
mezunların ciddi bir kısmı da yukarıda bahsettiğim "pazarlama çılgınlığı"
dalgasına kapılınca gidişatımızın cidden kötü olduğunu söyleyebilirim. Ben
üretici bir adamım, pazarlama benim için "gerektiği kadar" var olması gereken
bir olgudur hatta beş senelik bir şirket sahibi olarak yeni öğreniyorum bile
diyebilirim. Üretim benim önceliğimdir. Herkes böyle olmak zorunda değil fakat
bize üretecek adamlar da lazım.
Geçenlerde genç bir dostumuzdan (Başka bir genç:)) yine bir mail aldım "Nasıl sektörde adımı
duyurabilirim?" demiş kardeşimiz. Cevabım basit oldu: "Güzel işler
yaparak" Bunun için "iş nasıl yapılır" onu öğrenmen gerek. Amaç yanlış. "Nasıl
tanınabilirim?" sorusunun sorulduğu sektör başka bir sektör. Oysa belli ki
bizim sektörle ilgili gençlerin yanlış bir önyargısı var veya durumu yanlış yansıtmışız. Tabi şimdi bana şöyle bir cevap verebilirsiniz "Eh sen
tanınıyorsun?". Ne yani her tanıyan gelip bana haftada bir haraç mı
veriyor? Tanınmak güzeldir, hoştur ama risklidir de. Sevdiklerinizin sayısı
arttıkça sevmeyenleriniz da artar, basit bir denklemdir aslında bu. Kendi adıma
konuşayım, benim hoşuma giden insanlara yardım etmek, bu nedenle "tanınmak" da
bu amaca hizmet ettiği için bana yarıyor. Daha çok insana yardımcı olabiliyorum.
Sizin yerinizde olsam "Peygamber misin kardeşim sen?" diye ukalaca
çıkışabilirdim :) Basit bir cevapla "değilim" :) ama benim yardım konusundaki
zayıflığımı taaa lise veya ortaokuldaki arkadaşlarımdan bile öğrenebilirsiniz.
(Referans : Istanbul Erkek Lisesi 11 Fen H). Neyse beni geçelim :)
Teşekkür edelim, ettirelim
Konuyu çok feci değiştireceğim :) Başlıktan belli olmadı mı? Konumuz
anaokulundan bir konu; teşekkür etmeyi öğrenelim. Geçenlerde çok fazla
"teşekkür" ettiğimin farkına vardım. Yakın bir dostumla yemek yiyorduk ve bana
yemeğin sonunda garsona toplam 24 kere teşekkür ettiğimi söyledi. Detay olarak
belirtiyim, çorba, iskender, koladan oluşan bir menüydü. Yani 24 tabak yemek
yemedim. Sonraki hareketlerimde biraz dikkat ettim konuya ve gördüm ki garsonun
hesabı getirmesinden tutun, kolayı bardağıma doldurmasına kadar her aşamada
refleks olarak teşekkür ediyorum. Sonrasında "Gariplik bende" sendromundan
akıllıca sıyrılıp etrafıma bir göz attım ve gördüm ki en gerekli durumlarda bile
kimse kimseye teşekkür etmiyor. Teşekkür etmeyi unutmuşuz ey millet!
Bu aslında kısır bir döngü gibi. Kimse kimseye teşekkür etmeyince herkes
"Zaten bu onun görevi" şeklinde bir düşüncenin arkasına saklanıp "Abi para
vermedik mi tabi ki getirecek yemeği!" moduna giriyor. İki sorum var "Teşekkür
etsen başın mı ağrır?", "İnsanlar yaptıklarına teşekkür etseler hoşuna
gitmez mi?" Şimdi oturup düşünün ve siz de kendi hareketlerinize dikkat
edin. Eminim "Teşekkür ederim" demek içerisinde yaşadığımız ortamı çok
daha yaşanabilir kılacaktır.
Türkçe elden gidiyor!
Dertli Kerem bu sefer "ortaya karışık" dertler döküyor, farkındayım.
Bir sonraki konu
belki de ağızlara sıkça sakız edilen bir konudur fakat ben farklı bir bakış
açısıyla başlamak istiyorum.
Lise yıllarından başlayarak internette ve dergilerde yazılar yazmaya
başladım. darkhardware.com'da
o zamanlardan kalma yazılarım hala durur. Lisedeyken PCWorld multimedya
editörüydüm. O zamanlar günlük Türkçe kullanımına bakış açım bugünlerden
farklıydı. İngilizce kelimelerin gün içerisinde konuşmalarda kullanılmasına çok
kızardım. Oysa bugün inanmazsınız o kadar fazla İngilizce kelime kullanıyorum ki!
Bazen cümle bile kuruyorum :) Bu değişikliği engelleyemedim. Fakat Allah'ü Şükür
hala Türkçe'yi yeri geldiğinde düzgün kullandığıma ve yazdığıma inanırım. Mesele
şudur ki son zamanlarda dehşet bir yozlaşma var! Özellikle yazılı Türkçe ile
ilgili. Bu durum konuşulan Türkçe'nin yozlaşmasından daha tehlikeli. Çünkü
konuşulan Türkçe zaman içerisinde sürekli değişebilir fakat yazılı aynı kaldığı
sürece herkes bir şekilde bir limana demirli demektir. Oysa yazılı Türkçe de
değiştiği anda artık nerelere gidebileceğimizi tahmin bile edemezsiniz.
"SenınLe TanısTıgım İçiN Joq MuDLuYum..."
Bu nedir ya? Hatta "What is this?" :) Belki böylesini anlarlar.
Türkçe mi bu? Zar zor da olsa ben anlayabildiğime göre sanırım, evet, Türkçe.
Ama hayır! Ben Türkçemin bu hale gelmesini istemiyorum.
Yaratık 1:sLm npr?;) Yaratık 2:eiim jnm
senten npr?
Nasıl yani? Gençlik bu hale mi geldi? Kendimi bir an çok yaşlanmış hissettim.
Bu arada uç noktada olduğunu tahmin etmek istediğim bu örnekleri benimle
paylaşan sevgili Doğukan Demir'e buradan teşekkürler. Gözlerimi
açmamı sağladı. Ben hala "dahi anlamındaki de" ve "soru anlamındaki mi"nin ayrı
yazılması derdini çözemedik sanırken bir de baktım ki ohoooo....
Peki bu sadece bizde mi var? Yani sadece dilini çürüten biz miyiz? Aslında
değiliz. Böyle sorunları hep salt kendimize mal etmeyi severiz ama durumun aslı
farklı. İngilizce'yi ele alalım. Bakalım aşağıdaki yazılanı okuyabilecek
misiniz?
Funky Man 1: sup? Funky Man 2: nm u?
Biliyorum, biliyorum. Bizden kesinlikle geri kalmazlar. Hemen yukarıdaki
yazışmanın düzgün İngilizcesini de sizinle paylaşayım da rahatlayalım.
Funky Man 1: What's up? Funky Man 2:
Nothing much, you?
Şimdi gelelim sadede; İngilizcedeki ile bizdeki yozlaşma arasındaki fark çok
önemli. Onlar yazışmayı kısaltmaya çalışırken biz bu konuda onlar kadar başarılı
olmamakla beraber bazen yazıyı uzatabiliyoruz bile. Bunların hepsinin
internetteki MSN yazışmalarında kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Doğrudur
bir kısmı gerçekten sadece internette kullanılıyor ama bir de bakıyoruz ki
gençlerimiz İnternet olmuş çıkmış. Bunu zaten engelleyemeyiz. İnternet gün
geçtikçe daha çok hayatımızın bir parçası olacak ama umarım düzgün Türkçe
yazabilmek de sadece yazarların tekeline kalmaz. Belki blog dünyası bu işi
kurtarır mı? Belki de kalıcı yazılar daha ciddiye alınır diye tahmin edebiliriz.
Zaman gösterecek, ama bu soruna eğilmek gerek.
Hepinize iyi hafta sonları ;)
Yazılım sektöründe beraber çalıştığım, içerisinde çalıştığım, dışarısında,
yanında, arkasında çalıştığım kurumlardan gördüğüm eksiklere dair yorumlarımı
yazıya dökmek istiyorum. Belki bir işe yarar, olmadı yıllar sonra kendi
şirketinizi kurduğunuzda belki hatırlarsınız ;) Bu arada baştan söyliyim,
istisnalar kaideyi bozmaz.
Em bitir çalışanını!
Şirketler elemanlarını genelde gereksiz eğitimlere gönderirler, bu eğitimleri
de o gereksiz elemanlar birer "tatil günü" şeklinde değerlendirirler. Eğitmen
olarak benim böyle bir deneyimim olmadı fakat sektörde bu çeşit deneyimler
yaşamış eğitmen dostlarım var. Şirketler elemanlarını emim bitirirler ve
maalesef elemanlarının "bitmiş" olması onların umurunda değildir. Atıp yenisini
alırlar! "Piyasada o kadar işsiz var ki!" mantığı ile elemanın yeterli değeri
vermeyen firmalar arasında öyle isimler sayılabilir ki emin olun şaşar
kalırsınız. Peki ne yapmalı?
Birincisi şirket elemanına değer vermeli. Çok iyi top sektiren bir elemanı
içeri alıp top sektire sektire "top sektirmenin" artık işe yaramadığı zaman
gelene kadar kullanıp atmanın şirkete hiçbir faydası olmaz. "Üfürük üfleyen"
yeni bir eleman aldığında en azından şirket içi kültür deneyimi olan birini
kaybetmişsin demektir. Oysa yıllardır "top sektirene" arada biraz zaman
tanısaydın da o da "üfürük üflemeyi" öğrenseydi hala onunla çalışıyor
olabilirdin. Bahsettiğim şey "karşılıklı sadakat".
Gel başka şirkete gidelim!
İşverenlerin içerisine düştüğü en büyük hatalardan biri de ellerindeki
bebeğin hep bebek kalacağını zannetmek. Yeni doğmuş bebeği şirkete alırlar,
yetiştirirler, projelerde kullanır deneyim kazandırırlar. Hepsinin sonrasında
ona hala "bebe"ymiş gibi davranmaya (bebe maaşı vermeye) devam ederler. Oysa
"bebe gözünü açmıştır". Maalesef MECBUR kalır başka bir şirkete gidip kendisine
uygun bir seviyeden yeni bir işe girmeye. Eski şirketinin "bebenin büyüdüğünü"
algılayamaması kendi büyüttüğü bebeyi kaybetmesi neden olur. Yazılım
projelerinde "know-how" kaybının en büyük nedenlerinden biri budur.
Küçük hesapların adamıyız
Çok iyi hatırlıyorum ortaokuldaydım ve ilk işe girdiğim teknik serviste çay
bedava olduğu için sürekli çay içiyordum :) Zaten maaş beklentisi ile
girmemiştim işe, salt staj yapmaktı amacım. Çok da faydalı olmuştur. Neyse
konuya dönelim; bir gün patron "çok şeker tüketiliyor artık kendiniz alın
şekerinizi" gibi abuk bir laf etti teknik servistekilere. Üç katlı ve
kocaman cadde üzeri bir bilgisayarcıdan bahsediyoruz, en az 150m2lik 3 kat
toplam 450m2 falan :) ufak bir yer de değil. "Eh YUH!" be kardeşim. Ne oldu bir
gün sonra evden hacıladım bir paket kesme şeker götürdüm :) Ama sen ne kazandın
arkadaşım onu soruyorum?
Bu mantık ufağından büyüğüne her şirkette, holdingde neredeyse var. "İsrafı
engelleme" adı altında abuk aktiviteler yapılıyor. Eğer sen sen engellemezsen
israf edecek bir elemanın varsa zaten onu işten çıkar. Çocuk bahçesi mi burası
40 yaşında adamlara israf etmemeyi öğretiyorsun. Yıllardır bir tek şey söylerim
"Harcadığını değil, kazandığının hesabını bil, yoksa giderek ufalırsın."
Harcadığını hesaplayan sürekli daha az harcamaya çalışırlar ve daha az kazanarak
da yetinmeyi öğrenirler. Oysa amaç bu değil! Amaç daha çok kazanmak.
Kütüphane'ler üniversitelerde kaldı!
Kitap okumayı unuttun, satın almayı tamamen unuttuk, kütüphaneler ise artık
filmlerde görülür oldu. Arkadaşlar inanın fotokopi ucuza gelmiyor :) Yabancı
kitapları bile amazon'dan toplu sipariş (30 kitap falan) verirseniz fotokopiden
ucuza geliyor. 30 kitap ? tamam, arkadaşlarınızla toplaşıp sipariş veren.
Size soruyorum!? Elemanları okusun diye kitap siparişi veren, veya kitap
masraflarını karşılayıp bir kütüphane oluşturan kaç yazılım şirketi
biliyorsunuz? Ben bilmiyorum! Birkaç eğitim kurumunda var görsel amaçla
kullanılan kütüphaneler onun haricinde hiçbir yerde yok! E be kardeşim, nereden
öğreneceksin sen bu işi? Üniversitesini okusan okuyup bitmez ki bu iş!
İlginç olan nedir biliyor musunuz? Hiçbir şirket yurt dışından kitap, eğitmen
getirtip kendi elemanlarını eğitmeye çalışmazken, hali hazırda bu eğitimleri
almış elemanı hemen kapmak ister. Kapar, emip bitirir, ve tükürüp atar. Çok mu
karamsar oldu?
Tüm bunlar nerden çıktı?
Bunlar yeni şeyler değil, uzun süredir bildiğim, düşündüğüm şeyler. Bu aralar
ufak bir vesilesi oldu yazmak istedim. Siz siz olun kendi şirketinizi kurarsanız
elemanlarınıza değer verin. Siz siz olun işe girerseniz kendinizi tüketmeyin.
Çok da içiniz kararmasın bu yazıdan sonra :)
Yazmadan edemeyeceğim :) Son dört gündür bilgisayar başında olup insan yüzü
görmediğim için artık sadece blogum aracılığı ile bir sosyalleşme çabasına
girmek zorunda kalıyorum. Beni hoş görün.
Görgüsüzülük No:1
Geçenlerde "Iron Man" adındaki filmi izlemek üzere
Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezin'e gittik canım kardeşimle :) Aklına
takılanlara söyliyim, film bence güzeldi. Tahmin edilenin aksine salt çocukça
değildi. Neyse konumuza dönelim. Sinema biletlerini aldıktan sonra birşeyler
yiyelim diyerek etrafta gezmeye başladık. Radikal bir karar verip "Yeter
Fast Food, take it easy, slow down" diyerek kardeşim Çin yemeği yedi ben
ise salata yemeye karar verdim :) Yine tahmin edeceğiniz aksine salataya
bayılırım.
"İçecek + Açık Büfe Salat + Ana Yemek = 9 YTL"
Yukarıda gördüğünüz gibi bir yazıya doğru yaklaşıp hamlemi yaparak sade bir
satın alma prosedürünü tamamladıktan sonra tepsimde tüm yemeklerim ile bir
masaya demir aldım. Amacım salata yemek olduğu için zaten çerez kıvamında olan "ana
yemek" denen arkadaşı selamladıktan sonra salatamı bitirdim ve tabağımla tekrar
"AÇIK BÜFE" ye giderek salata doldurdum.
İşte tam bu noktada sahneyi durduralım ve sorumuzu soralım; "Açık
Büfe" ne demektir?
Kaba bir tanımla benim gibilerin az para vererek rahat rahat karınlarını
doyurabildikleri nadir mekanlardan biridir. Daha doğal bir tanımlama ile aslında
açık büfeler insanların "sınırsız" olarak yemek aldıkları mekan demektir. Bu
mekanın iki kuralı vardır; birincisi yemeği siz alırsınız, yani garson falan
yoktur. İkincisi yemek sınırsızdır. Bu kurallar arasında "büfenin üstü açık
olmalıdır, tente veya çadır tarzı bir oluşum olmamalıdır" gibi bir madde
kesinlike yoktur. Dalga geçiyorum sanıyorsunuz değil mi?
Gelin ikinci tabak salatımı açık olduğunu sandığım ve adı "Açık Büfe" olan
büfeden aldıktan sonra görevlilerle yaşadığım diyaloğu inceleyelim
Görevli: "Efendim ikinci tabağınızın ödemesi yaptınız mı?"
Ben: "Ne ödemesi? Açık büfe değil mi?"
Görevli "Büfe açık ama ödemeli"
Ben: "Anlamadım. Açık Büfe demek "istediğim kadar alırım"
demektir"
Görevli: "İstediğiniz kadar alabilirsiniz ama bir defa!"
İşte tam bu noktada bende bir kısadevre oldu. Sigortaları tekrar açtıktan
sonra adama mini bir "Açık Büfe Nedir?" semineri verdikten sonra ödememi yaparak
acilen koşar adımla uzaklaştım. Canım anadolumda "açık büfe" mi vardı? Cem
Yılmaz'ın deyimi ile "Açık Büfe ile mi doğdun?" Bilmiyorsan ne olduğunu neden
yazarsın oraya kardeşim? Off offf...
Görgüsüzülük No:2
Yine günlerden bir gün İstiklal Caddesin'de sevgili dostum Alexis Kalk ile
yürüyoruz. Farklı bir yerde yemek yiyelim dedik ve etrafımıza bakmaya başladık.
Bir binanın üçüncü katındaki bir restoranın tavanındaki kartonpiyer desenlerden
etkilenerek "İşte burası" dediğimizde iş işten geçmişti. Kartonpiyer
desenler bize sanki "Osmanlı Hanedanlığından" kalma bir ortamda yemek
yiyeceğimiz vaadini bulunurken biz çoktan restorana girmiş sipariş verme adımına
geçmiştik. Menüye baktım ve "günahlardan hangisini işlesek" sorusuna cevap
bulamayınca garsona bir soru sordum ve devamı geldi...
Ben: "Tatlı şarabınız var mı?"
Garson: "Şaraplarımızın hepsi tatlıdır beyefendi."
Ben: "Nasıl yani? Normal şarabınız yok mu?"
Garson: "Şaraplarımız normal ve tatlıdırlar"
Demek ki neymiş; kartonpiyerle beraber epey pahalıca bir mekan tasarımı
kaliteli ortam yaratmaya yetmiyormuş. Sevgili garson kardeş "tatlı şarab"ın ne
olduğunu bilmiyor ve kendisinden karpuz istermiş gibi tadı yerinde şarap
istediğimi sanıyor. Bu arbedeyi atlattıktan sonra çin böreğinin yanında soya
sosu vermediklerini söylediğinde ben çoktan kendimden geçmiştim.
Görgüsüzülük No:3
Artık alkol kullandığımı herkes biliyor sanırım. Eh atalarımızdan kalma
rakımız var diyerek mini bir savunma ile devam edelim. Yine ortamına
baktığımızda "lüks" diyebileceğimiz bir bara girdik, bu sefer hikayemiz KKTC
menşeli :) Bu noktadan sonra aklınıza gelen tüm garip düşünceleri silmeniz için
size 10 saniye veriyorum.
Alkol çeşitliliği konusunda beni hayran bırakabilecek derecede bir altyapının
bulunduğu yavru vatanda girdiğimiz bu barda garsondan "Mariachi" istedim.
Bilmeyenler için açıkliyim; "Mariachi" aynı Coca-Cola gibi marka ile ürün
isminin artık birleştiği bir isimdir. Yani isim bir marka ismi olmaktan çıkar ve
ürünün ismi olur. Bugün "Mariachi" dediğinizde X bir bar görevlisi rahatlıkla
sizin limonlu bira istediğinizi anlar. Oysa...
Ben: "Ben bir Mariachi aliyim"
Görevli: "Ondan yok efendim. Nedir o?"
Ben: "Limonlu bira, yok mu?"
Görevli: "İsterseniz biranızın içine limon atabiliriz!"
Allah'tan Bloody Mary falan istemedim, votkanın içine domatesi löp atıp
getirecekti herhalde. Seni kim bu bara garson yaptı? Büyük ihtimal ile
dekorasyona yığınla para yatıran amcalar değil!
Peki herkes bunları biliyor mu da konuşuyorsun?
Hikayelerim biraz "Ekmek yoksa paste yiyin" modunda olabilir. Benim
karşılaştıklarım bunlar oldu. Mesele şu ki, siz bir müşteri olarak yukarıda
bahsettiğim gibi bir sürü detayı bilmeyebilirsiniz. Örneğin kimse yemek sonrası
çatalın yere bakacak şekilde tabağa bırakıldığında garson tarafından tabağın
alınmaması gerektiğini, oysa yukarı bakacak şekilde bırakıldığında ise garsona
"tabağımı al" mesajının verildiğini bilmez. Burada esas dert bunları konuyu
meslek edinmiş kişilerin de bilmiyor olması. Kalifiye olmayan çalışanların hak
etmedikleri konumlarda çalıştırılıyor olması, ucuz işçilik peşinde koşulması
sanki yazılım sektörünü ve yazılım ürünlerimizi etkilemiyor mu?
Böylece zerzenişlerim serime bir yazı daha eklemiş oldum. Yorumlarınızı
bekliyorum...
Attığım başlıktan yaratıcılık fışkırmadığının farkındayım, fakat açık ve net
bir şekilde bu yazıyı herkesin okumasını istiyorum çünkü çok farklı profillere
hitap eden paragraflar içeriyor. Aslında bir anlamda blog okuyucularım ile de
dertleşiyor olacağım, günlüğüme içimi dökeceğim.
X eğitimi satmaz! Y kitabı satmaz!
Kabul ediyorum Türkiye'de maalesef "kitap okuma" akımı içerisinde
yaşlanmıyoruz. IT sektöründe de ağır konulardan çok başlangıç seviyesi konulara
dair içeriğe ihtiyacımız var. AMA bu durum nereye kadar devam edecek? Başlangıç
seviyesini geçen yazılım geliştiriciler ne yapacak? Farkında mısınız ülkemizde
uzmanlara yönelik kitaplar yok, eğitimler yok. Az, çok eğitim sektörünün içine
girdiğimden beridir farklı kurumların politikalarını öğrendim, aynı şekilde
yayıncılar (sadece PUSULA veya PC.NET değil) bakış açılarını da çok net
biliyorum. Herkesin "yahu bu konuyu kim okuyacak!", "kimse anlamaz o dediğini"
gibi yazılımcı kesimini bir küçümseme "aptal yerine koyma" durumu var.
Anlayamıyorum, sadece ben miyim "Hocam herkes yüzeysel anlatıyor konuları!"
şikayetleri ile karşılaşan?
Son dönemde birçok Silverlight ve WPF eğitimi gerçekleştirdik (Seminerlerden
bahsetmiyorum bile). Gördüğüm tek bir şey var. Gerçekten de çoğunluğun ne
ASP.NET ne de .NET Framework'ün derinliklerinden haberi yok. AJAX eğitimleri bir
dönem sektörde kaynıyordu ama kimse adam akıllı AJAX bilmiyorum. Kitabımı satın
alanlar bile kitabın içindeki her şeyi okumamışlar :( Tabi özellikle bu son
söylediğimden yola çıkarak "bak, gördün mü? Demek ki gerek yokmuş!" gibi bir
yorumu duymak bile istemiyorum.
O satmaz, bu satmaz... Nasıl satmıyor? Benim kitabıma da satmaz dediler,
stoklar bitti işte. Bugün adım gibi eminim ki adam akıllı "hardcore" eğitimler
açılsa katılım olacaktır.
Gel baba seminer var!
Bazen seminer nedir sorusunu kendime ben de soruyorum. Fakat kesinlike "Gel
baba gidelim"lik bir yer değildir. Kendimce seminere bir tanım getirmektense
klasik bir hareketle TDK'dan referans alacağım.
Seminer: Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.
Yani seminer "15 slayt ile ürün / teknoloji reklamı" yapılan bir yer
değilmiş!! Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve özellikle de DOĞRU bilgi vermek
gerekirmiş. Buraya kadarı seminer verenlere çuvaldız görevi görsün, bundan sonra
da seminerlere katılanlara sesleneceğim.
Arkadaşlar, 1 saatlik seminer olur mu? Zaten her seminerin giriş ve sonuç
kısmı en az 20dk alır. 5dk geç başlasa (ki kesin geç başlar) geriye kaldı 35dk.
35dk lık anlatım için değer mi? Aslında biraz kendi düşünce yapımla da
çelişiyorum, çünkü 35dk da öyle şeyler anlatılabilir ki gerçekten de değebilir.
Diğer yandan 35 dakikayı bir kenara bırakın 1 dakikada bile öyle bir bilgi
alırsınız ki hayatınız değişebilir. Ama sevgili "seminer katılımcıları" bir
şekilde talebinizi arttırmanız lazım. Ben kendimi 1 saat Silverlight anlatırken
düşünemiyorum. İnsanlarla dalga geçmek gibi bir şey. Bir saatte Silverlight
anlatılmaz ancak Silverlight reklamı yapılır. Peki benim yaptığım gibi 3 saatte
anlatılır mı? Anlatılsaydı eğer her seferinde seminerlerimi 4 saate uzatmak
zorunda kalmazdım. 4 saat de yetmez! Ama en azından 4 saat, 3 saatten iyidir :)
Peki sonuç neymiş?
- "gel baba seminer var" olmaz.
- "slayt delikanlılığı" yapmamak gerek.
- 4 saatlik seminer 2 saatlik semineri (teoride) döver
Dertli Kerem ve Eğitim Sektörü Üzerine...
Eğitim sektörüne yeterince çamur atmadım :) Aslında benim derdim sürekli
işin ticari olmayan tarafı ile ilgili. Yani olaya ticari gözle bakmadığım için
bu sorunlar ortaya çıkıyor. "Peki sen nasıl para kazanıyorsun?" İyi iş yapan bir
şekilde zaten kazanır, belki zengin olmaz, ama kazanır ;)
Bu bölümdeki şikayetim yine zamanla ilgili. Sizce 12 saatlik kurumsal
Silverlight eğitimi olur mu? Neden olmasın? Katılımcıların AJAX, JavaScript ve
sağlam ASP.NET geçmişi varsa olabilir. Peki bireysel olur mu? Aslında cevap
aynı. Peki kim test ediyor bu katılımcıların yeterli ön bilgiye sahip
olduklarını. En son Microsoft'da S2B için bir Silverlight eğitimi düzenledik.
Toplam 21 saatlik bir eğitimdi. Yetmedi! Silverlight'a özel olarak şu an
katılımcının AJAX ve JavaScript bilmesi de gerekir. Tabi ki durum negatifdi ve
tahmin ettiğim gibi AJAX ve JavaScript de işledik. Ne kadar mı işledik? Eh idare
edecek kadar. 21 saatlik Silverlight eğitiminde ne kadar işlenebilirse o kadar.
36 saatlik AJAX eğitimi veren de benim sonuçta :)
Söyleyeceğim şudur ki, eğitim sektörü saat süresi uzun eğitimleri
satamamaktan şikayetçi. Bu nedenle her şey kısaltılıyor. 200 saatlik MCPD
Enterprise Application eğitimi veriliyor ki tamamen rezalet. Eğer sınıf 2
kişilik değilse müfredatın bitirilmesi bile mümkün değil, bırakın ek
uygulamalarla gerçek hayat demolarını. Peki bu duruma neden olan kim? Tabi ki
bilinçsiz tüketici!
Arkadaşlar tabi ki herkesin maddi durumu aynı olamayacağı gibi maddi durumuna
uygun eğitimleri seçmek zorunda. Fakat "Ucuz mal alacak kadar zengin" olmayın!
İmkanlarınızı zorlayarak daha uzun süreli eğitimleri tercih edin. Tabi bu
noktada sadece sürenin uzun olması eğitimin "faydalılık" niteliğine nicelik
katacağı anlamına da gelmez. O da apayrı bir konu.
Derleme, toplama ve rahatlama..
Yazı boyunca çok sert yorumlar var, farkındayım. Bunlar sürekli aklımdan
geçen, eş dost sohbetlerinde bahsedilen şeylerdi. Blog okuyucularımı da artık
dostlar olarak gördüğüm için buradan sizlerle de paylaşmak istedim. Bilmem
gereksiz oklar çektim mi üzerime :) Çekmemek için özellikle öznelerimi belirsiz
tutmaya çalıştım. Herkes ne de olsa kendine bir pay biçecektir, bu da benim için
yeterli.
Yukarıda saydığım hatalara düşmüşsem veya düşersem, şimdiden affola. İster
benim seminerlerim, eğitimlerimle ilgili ister yazıyla ilgili genel
yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.
Hepinize bol sevgili günler...
|
Copyright © 2010 Daron Yöndem.
Tüm hakları saklıdır.
|
|